ÂLEMLERE İNEN RAHMET-1
(ÂDEM’DEN a.s - İSA’YA a.s.)
NUR DAMLALARI
Hüdai ÇAKMAK
En hayırlı
ilim siyer ilmidir.
İmam-ı Zühri (k.s.)
Bilim Serisi 1
Kaynak
gösterilerek alıntı yapılabilir.
Hüdai ÇAKMAK
e.mail
Web sitemiz
www hudaicakmak net
ISBN: 978-975-01171–1-4
MART 2007
Dizgi
ve tashih: Hüdai ÇAKMAK
Kapak:
Erdi TAŞ
Baskı:
Bilâl Ofset Matbaacılık
Bayramyeri
Dört Çeşme mevkii
428
Sokak No: 19 D E N İ Z L İ
Tel:
0258 262 43 29 – 264 49 22
Fax : 0258 264 99 47
iÇİNDEKİLER
Tevhit……………………………………………………………………….4
Sözlük………………………………………………………………………5
Önsöz…………………………………………………………… ……........7
Dayanaklar…………………………………………………………………11
Faydalandığımız eserler…………………………………………………...12
Kâinatın Yaratılışı……………………………………………… …….......13
Adem (a.s.)………………………………………………………………...17
Şit (a.s.)……………………………………………………………………22
İdris (a.s.)……………………………………………………………… ….23
Nuh (a.s.)…………………………………………………………………..24
Hud (a.s.)…………………………………………………………… …….28
Salih (a.s.)…………………………………………………………………31
İbrahim (a.s.)………………………………………………………………36
İsmail (a.s.)……………………………………………………................ .51
İshak (a.s.)………………………………………………………………52 Lut (a.s.)……………………………………………………………........53 Zülkarnenyn (a.s.)………………………………………………..….……… Eyüp (a.s.)………………………………………………………………...56 Zülkıfl (a.s.)………………………………………………………………….. Yakup (a.s.) – Yusuf (a.s.)………………………………………. ………..61
Şuayb (a.s.)……………………………………………………………….72 Musa (a.s.) – Harun (a.s.)……………………………………………….....77
Hızır (a.s.)………………………………………………………………...
Yuşa (a.s.)………………………………………………………………...
Kaleb (a.s.)………………………………………………………….........
Hızkıl (a.s.)………………………………………....................................
İşmoil (Şemûyel) (a.s.)…………………………………………………..
Davud (a.s.)……………………………………………………………….96
Süleyman (a.s.)……………………………………………………………99
Lokman (a.s.)……………………………………………………… ……
İlyas (a.s.)………………………………………………………………...106
Elyesa (a.s.)………………………………………………………………
Yunus (a.s.)……………………………………………………………….113
Eş’iya (Şa’ya) (a.s.)………………………………………………………
Ermiya (a.s.)……………………………………………………………...120
Danyal (a.s.)……………………………………………………………...130
Üzeyr (a.s.)……………………………………………………………….132
Zekeriya (a.s.) – Yahya (a.s.) – İsa (a.s.)…………………………………134
TEVHİT
Lisan-ı ilâhiyle seslendi Cenab-ı Hak,
Adını tehlil ile anarken Hakk-ı Mutlak.
İmanın çatkısıdır, nur içre nur-u kelâm,
Lâfız-ı sultandır o, onda felâh, onda selâm.
Asumanlar almaz ama, mümin
kalbe sığar nuru,
Haktan gelen o sürûru,
inananlar duyar ancak.
Ey İlâhi; bilirim ki, Sen’den başka yoktur ilâh,
İmânın
kapısıdır, Lâ İlâhe İllallâh.
Lâ yemutsun ey Kerim, er Rahîmsin ey Rahman,
Lâ mekânsın ey Celîl! Ey Cebbâr-u vel Gufran!
Aşkın ile yandı gönlüm, izin ver tutunayım,
Lütf-u ilâhine erenlerin dâmânına,
Lisan-ı tespih ile, yorulsun
dudaklarım,
Adın için öleyim, izin ver katılayım.
Hak yolunda can veren, şehitler kervanına.
Mahşerde aydınlığım, gölgesine sığındığım,
Ufkumda doğan güneş, Sen’inle ısındığım.
Hatem-ül Enbiyasın, nebiler
Sultanısın.
Alemlere
inen Rahmet, Resul-ü Kibriyasın.
Muhammedül Emin’sin, Habib-i Nebi Allah
Medet ya Muhammed! Medet ya Resulallah!
Enbiya-i Nur-u Sultan, şanı büyük yüce Resul,
Defterim günâh dolu, olamadım
iyi bir kul.
Etmez isen şefaat, halim yamandır benim,
Ne olur esirgeme, kurtulsun nârdan tenim.
Rahmetini esirgeme Ya Zül Celâl-i Vel İkram,
Esma-i Hüsna’n aşkına, alma bizden intikam.
Sığındık Tevvâb-ü Rahim-i Rahmanına,
Umarız mağfiretini, biz günahkâr kullarına.
Lisan-ı hüsnü kalple söyledim ben bu nâzımı,
Arz ettim içtenlikle hâl-i pür melâlımı,
Lafz-ı Nuru nakşettim şu nâciz mısralara,
Lisan-ı tevhit ile iman etti şiirim,
Arzımı kabul eyle, mağfirete kıl vesile,
Hidâyet nasip
eyle; Ya, lâ Nazîr-i el Kerim!
Not.
Şiir akrostiş tarzındadır. İlk harfleri yukardan aşağı okunduğunda LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULALLAH
çıkmaktadır.
SÖZLÜK
Asuman: Gök, sema
Celîl: Büyük ulu
Cenab-ı Hak: Allah (c.c.)
Çatkı: İskelet, dayanak, öz
Dâmân: Etek
El Cebbâr: Kuvvet ve kudret sahibi, Allah (c.c.)
El Cebbar-u vel gufran: Kuvvet ve kudret sahibi olduğu halde yargılayıp affeden yüce Allah. (c.c.)
Er Rahîm: Koruyan, esirgeyen, merhametli
Er Rahman: Bütün canlılara merhamet eden, esirgeyen
Enbiya-i nur-u Sultan: Peygamberlerin Nurlu Sultanı (a.s.v)
Esma-i Hüsna: Allah’ın (c.c.) 99 ismi
Felâh: Kurtuluş
Gufran: Yargılayıp affeden
Habib-i Nebi Allah: Allah’ın (c.c.) Sevgili Peygamberi (a.s.v)
Hakk-ı Mutlak: Hak olduğundan şüphe edilmeyen
Hal-i pür melâl: Acınacak durum
Hatem-ül Enbiya: Peygamberlerin Sonuncusu (a.s.v)
Hidayet: Hak yoluna, doğru yola kılavuzlanma
Kerim: Cömert, eli açık, ulu, büyük
Lafız-ı Sultan: Sözlerin sultanı
Lafz-ı nur: Nurlu söz, Kelime-i Tevhit
Lâ mekan: Mekansız, yersiz, yere ihtiyacı olmayan
Lâ Nazîr. Eşi benzeri olmayan
Lâ Nazîr-i el Kerim: Eşi benzeri olmayan; cömert, ulu Allah.(c.c.)
Lâ Yemut: Ölmez, bitmez, kaybolmaz
Lisan-ı İlâhi: İlahi lisan, vahiy
Lisan-ı hüsnü kalp: İçtenlikle, riya karışmadan doğaçlamayla akıp gelen sözler, esin, ilham
Lisan-ı tespih: Zikir
Lisan-ı tevhit: Kelime-i tevhit, Lâ İlâhe İllallah sözü ve manası
Lütf-u İlahi: İlahi lütuf, ihsan
Mağfiret: Allah’ın (c.c.) kullarını bağışlaması, affetmesi
Muhammedül Emin: Emin, doğru sözlü, güvenilir Muhammed (a.s.v) (Peygamberimizin lâkabı)
Nâciz: Değersiz, kıymetsiz
Nâr: Ateş, Cehennem
Nâzım: Şiir
Nur içre nur-u kelâm: Nur içindeki nurlu söz, Kelime-i Tevhit
Resul-ü Kibriya: Resullerin En Büyüğü, (a.s.v)
Selâm: Selâmet
Sürûr: Sevinç, mutluluk
Şefaat: Günahların affı için yapılan aracılık
Tehlil: Lâ İlâhe İllallah sözü
Tevhit: (Allah’ın) (c.c.)Tek’lik, Bir’lik
Tevvâb: Kullarının tövbelerini kabul eden Allah (c.c.)
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN
ADIYLA
Adem’den (a.s.) Muhammed’e
(a.s.); gelmiş geçmiş tüm peygamberlere selâmlar olsun.
Onlar, insanlığın yollarını aydınlatan birer nur damlasıdırlar. Onlar, Şanı Yüce Allah’tan (c.c.) vasıtalı ya da vasıtasız aldıkları emirleri en iyi anlayan, bilen ve yaşayan mübârek insanlardı. Onlar sayesinde insanlar Rablerini tanıdı, Onlar sayesinde doğru yolu buldu. Onlar olmasaydı insanoğlu belki de Allah (c.c.) nezdinde, hayvanlardan daha aşağı bir mertebede bulunacaktı. Şüphesiz ki Onlar tüm insanlar içinde; en çok saygı ve sevgi görmeye, en çok bilinmeye, en çok tanınmaya lâyık olanlardır. Hayatlarından dersler, ibretler, feyizler alınacak mübârek Kişilerdir.
İmam-ı Zührî (k.s.) hazretleri en hayırlı ilim, siyer ilmidir buyurur. Siyer ilmi peygamberlerin hayatlarını anlatan ilimdir.
Peygamberler şanı yüce Allah’ın (c.c.) seçtiği mümtâz kullarıdır. Şüp- hesiz ki Rabbimizin emirlerinin yazılı olduğu kitapları en iyi onlar tefsir ederler; helâl ve haramları, ibâdetlerin nicelik, nitelik ve inceliklerini en iyi onlar bilir, onlar yaşarlar. Bu nedenle siyer ilminde Allah’ın (c.c.) emirlerinin yazılı olduğu kutsal kitapların en iyi tefsiri, anlayışı, uygulanışı ve yaşanışı vardır.
Siyer ilminde peygamberlerin üzerinde oldukları güzel ahlâk vardır.
Siyer ilminde sevgi, saygı ve sadakat vardır.
Siyer ilminde hoşgörü, tevâzu, sabır ve şükür vardır.
Siyer ilminde şecaat vardır, fedakârlık vardır, merhamet vardır.
Kısacası siyer ilminde Allah’ın (c.c.) sevdiği güzel ahlâk, iyi huylar vardır.
Gelmiş geçmiş yüz yirmi dört bin peygamberlerden bize çok az kısmının hayatına ait bilgiler ulaşabilmiştir. Bize ulaşan bu bilgilerin çoğuna da maalesef pek çok hurâfe ve israîlîyat türü bilgiler karışmış olup, doğrulukları şüphelidir.
Yalnız son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s.) hayatı ve Allah (c.c.) tarafından Ona vahiy edilen ilahi Kitap bunun dışındadır. O Kitap ki bizzat Rabbimizin koruması altındadır. Diğer peygamberlerin hayatları ne kadar sislerin, bulutların, dumanların ardındaysa Hz Muhammed’in (a.s.) hayatı bir güneş gibi apaçık ortadadır. Gelmiş geçmiş tüm peygamberler içinde onunki kadar hayatı apaçık ortada olan bir başka peygamber yoktur.
Hz. Muhammed (a.s.) son peygamber’dir. O Hatemülenbiyadır. Ondan sonra başka peygamber gelmeyecektir. O bütün peygamberlerin İmamıdır. Bütün peygamberlere verilen faziletlerin tümü onun Şahsında toplanmıştır.
Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) insanlara gönderdiği son Kitabıdır. Başka peygamber gönderilmeyeceği gibi başka Kitapta gönderilmeyecektir. Gönderilmiş tüm kutsal kitapların özü Onda toplanmıştır. İslam dini de tevhit dinlerinin en son geleni, bütün tevhit dinlerinin özünü içinde toplayanı, en mükemmel olanıdır.
Hz Muhammed’in (a.s.) hayatı Cenab-ı Hakkın biz insanoğluna bahşettiği son kitabı olan Kuran-ı Kerim’in en iyi tefsiri, en iyi anlaşılmış ve yaşanmış şeklidir. Bu nedenle siyer ilmini lâyıkıyla, doğru olarak bilen ve yaşayan; Kuran’ın en iyi tefsirini ve en güzel şeklini de bilir ve yaşar.
Bilindiği gibi Hz. Muhammed (a.s.) Kuran’a karışabilir endişesiyle kendisinden gelen, vahiy olmayan sözlerin yazıya dökülmesini, kaydedilmesine izin vermemiş, hadis ilmi vefatından sonra ortaya çıkmıştır.
Ashab-ı Kirâm Hz. Muhammed’e (a.s.) inanılmaz bir sevgi, saygı ve ilgi göstermiştir. Gözleri devamlı Onun üzerindeydi. Söylediği her sözü ezberlemekte, yaptığı her işi, her davranışı bellemekteydiler. Ashab-ı kirâm Onun hayatının en ince, en mahrem noktalarına kadar biliyorlardı. Öyle ki; Hz. Muhammed (a.s.) vefat ettiğinde; saçında, sakalında kaç tane ak kıl vardı onu dahi tespit etmişlerdi. Hadisin ise hadis-i usul ile ne kadar titizlikle uygulanmış bir ilim olduğu herkesçe bilinmektedir.
İslam’a göre Peygambere atfederek yalan, yanlış bilgi vermek en büyük günâhlardan biridir.
Hz. Muhammed’in (a.s.) hayatının bir güneş gibi apaçık ortada oluşu düşmanları tarafından insafsız bir şekilde eleştirilmesine de neden olmuştur. Onun bir ulûhiyet sıfatıyla sıfatlanmamış bir kul olması; peygamber olması dışındaki durumlarında; her hangi bir insan gibi yaşaması, yaratılış olarak normal bir insanın peygamber olması yadırganmış; sanki peygamberlerin meleklerden olması, onlardan gönderilmesi gerekirmiş gibi düşünülmüş, bu durumu bir eksiklik olarak gösterilmeye çalışılmıştır.
Aynı anlayışın; Allah (c.c.) Ondan başka peygamber gönderecek kişi bulamadı mı? Eğer peygamber gönderecekse filânca kişiyi ya da kişileri niçin göndermedi? Onlar Muhammed’den (a.s.) daha zengin, daha çok oğul sahibidirler. Peygamber olmaya Ondan daha lâyıktırlar. Allah (c.c.) onlardan birini peygamber gönderseydi ya diyen müşriklerde de görüyor, bu nedenle yadırgamıyoruz.
Biz şunu bilir ve şunu inanırız ki Muhammed (a.s.) Allah’ın (c.c.) kulu ve Resulüdür. Allah’ın (c.c.) kulu ve resulü oluşu Onu alçaltmaz, bilâkis daha da yüceltir. Bir kul, normal bir insan olan Allah’ın Resulü Hz. Muhammed’in (a.s.) hayatı da her insanın ibretler alarak taklit edebileceği eşsiz bir örnek olur. Onun hayatını doğru olarak öğrenip, taklit etmemenin hiç bir haklı gerekçesi olamaz.
Hz. Muhammed (a.s.) bundan bin üç yüz küsur yıl önce vefat etmiştir ama vefat eden sadece Onun bedenidir. O getirdiği dinle, güzel ahlâkıyla, iyi huyuyla; kısacası bütün ruhuyla Müslümanların içinde yaşamaktadır. Onu ne kadar iyi bilir, ne kadar iyi tanır, ne kadar iyi taklit ederek yaşarsak O da o nispetle bizimle yaşayacaktır.
Şüphesiz ki insanlık Hz. Muhammed’e (a.s.) en çok muhtaç olduğu, tarihinin en karanlık dönemlerinden birini geçirmektedir. İnsanlık Hz. Muhammed’e (a.s.) hiç bir devirde bu gün olduğundan daha çok muhtaç olmamıştır.
Bu eser bir peygamberler tarihidir, fakat bir tarih kitabı değildir. Yüce Rabbim izin verirse birinci bölümde Adem’den (a.s.) İsa’ya (a.s.), ikinci bölümde İsa’dan (a.s.) sonraki cahiliye dönemi, üçüncü ve son bölümde ise Hetamülenbiya, (Ahzap 40) Habibullah; gelmiş, geçmiş ve gelecek en büyük insan, Hz. Muhammed’in (a.s.) hayatı anlatılacaktır.
Bu tür eserlerde okuyucular haklı olarak verilen bilgilerin doğru olmasını arzu ederler. Bunun içinde yazar; kitabında verdiği bilgileri nerelerden, hangi eserlerden, hangi kaynaklardan aldığını dipnotları ile bildirir, kitabının sonunda uzun kaynak listeleri yayınlar. Fakat burada göz ardı edilen, görmezlikten gelinen; kaynak gösterilen eserlerdeki bilgilerin bir başka kaynaktan, kaynaklardan alınmış olduğudur. Burada kaynağın kaynağı sorunu ortaya çıkar. Bilinmesi gereken; bu tür eserlerde eğer kaynak gösterilecekse, hadis ilmindeki metotların burada da aynen uygulanması gereğidir. Hadis ilminde nasıl raviler artarda sıralanıyor ve sonunda muteber bir raviye gelip dayanıyorsa, bu tür eserlerde de kaynaklar artarda sıralanmalı, sonu muteber bir kaynağa gelip dayanmış olmalıydı.
Muteber zannedilen pek çok eserlerde akla mantığa, İslamî esaslara ve peygamberlik sıfatlarına uymayan pek çok israîliyyat türü hurafelerin, kıssaların olduğunu gördük. Bu nedenle burada kaynak sorununu çözen bir başka metot, bir başka yol izledik.
Konumuzla ilgili en güvenilir kaynak şüphesiz ki Kuran-ı Kerim’dir. Onun verdiği bilgilerin doğruluğundan asla şüphe edilemez.
Bu konudaki en güvenilir kaynaklardan diğeri ise sahih hadislerdir.
Eserimize yazmaya karar verdiğimizde konumuzla ilgili Kuran-ı Kerim’deki ayetlerin hepsini aldık; tek, tek inceledik. Verilen bilgileri tarihsel bir sıraya soktuk. Kütüb-ü Sitteden aldığımız sahih hadis bilgilerini de bunlara ilâve ettik. Böylece eserimizin iskeleti Kuran-ı Kerim, sahih hadisler ve İnciller oldu.
Kuran’ın, hadislerin ve İncillerin sessiz kaldığı konularda ise muteber bildiğimiz eserlerden yararlandık. Bu tür eserlerden aldığımız bilgileri Kuran ve hadislerin hassas terazisinde tarttık, çatkımıza uygun olanları kullandık. Kuran ve hadisler mihenk taşımız oldu. Aldığımız bilgilerin eserimizin Kuran ve hadislerden oluşan iskeletine uygun olmasını, onlarla çatışmamasını özellikle özen gösterdik. Eserimize halk arasında yaşayan ilginç öyküler, kıssalar koyarak bir başka yorum, bir başka renk, bir başka tat ve derinlik kattık. Eserimizi okuyucuya yormayan; anlaşılır, akıcı bir üslûpla yazmaya çalıştık. Sonuçta; oldukça ilginç, renkli; Kurana ve hadislere uygun ve saygılı, sadık ve doyurucu olan bu eser ortaya çıktı.
Eserimizin sadece gerçekleri, doğruları göstermesini, bildirmesini özellikle özen gösterdik. Gerçek ve doğru olduklarını bildiklerimizi açıkça yazmaktan, belirtmekten çekinmedik. Peygamberleri, özellikle Hz. Muhammed’i (a.s.) koruma gibi bir endişemiz olmadı. Çünkü Onlar doğrudan Rabbimizin koruması altındadırlar. Hiç bir fâninin, hiç bir yaratılmışın himâyesine, korumasına muhtaç değildirler.
Bu çalışmamızın sonucunu Allah’ın (c.c.) hayırlara tebdil etmesini can-ı gönülden dilerim.
30 Ağustos 2006
Hüdai ÇAKMAK
DAYANAKLAR
Kur’an-ı
Kerim:
Adiyat – Ahzap - Al-i-İmran – Ahkaf – Ankebut - A’raf – Bakara –Casiye - Cin - Cum’a – Duhan – Hicr - En’am – Enbiya – Enfal –Fatır – Fecr – Fetih - Furkan – Fussilet – İbrahim – İsra - Hac – Hadid –Hakka – Haşr – Hicr – Hucurat – Hud – İsra – Kalem – Kamer – Kehf – Kasas – Lokman – Maide – Mearic – Meryem – Müddesir - Mû’minûn –Mu’min- Mürselat – Mümtehine – Nahl – Naziat –Necm - Neml – Nisa – Nuh – Nur – Rahman – Rum – Sad –Saff – Saffat – Sebe – Secde – Şuara – Tahrim – Tevbe – Tur –Taha –Yasin –Yunus –Yusuf – Zariyat - Zuhruf
Kuran-ı Kerim Meal ve Tefsirleri
Sahih Hadisler
Dört İncil
FAYDALANDIĞIMIZ ESERLER
Abdullah Aydemir=İslami kaynaklara göre
peygamberler
Ahmet b.Hanbel=Müsned
Ahmet Cevdet Paşa= Kısas-ı Enbiya
Belâzuri=Ensabu’l Eşraf
Beyhaki=Delailin Nübüvve
Beyhaki=Sünen
Bünyamin Ateş= Peygamberler tarihi
Buhari=Sahih
Büyük İslam Tarihi (Kurul)
Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
Ebul Ferec ibn.Cevzi=El
Vefa
Ebul Fida=Elbidaye vennihaye
Ebu Nuaym=Delailün Nübüvve
Diyarbekri=Hamis
Halebi=İnsanüluyun
İbn.Abdulberr=İstiab
İbn. Esir=Kâmil
İbn. Haldun=Tarih
İbn.İshak-İbn. Hişam= Sîre
İbn.Kayyım=Zadülmead
İbn. Kesir= Kuran tefsiri
İbn. Sa’d=Tabakat
İbn. Seyyid=Uyûnul Eser
İmam-ı Gazali= İhya
Kastalani=Mevahibülledüniyye
Maurice Bucaille=Müsbet ilim yönünden Tevrat, İnciller ve Kuran
Muhammet Hamdi Yazır=Hak dini, Kuran dili
M.Asım Köksal=İslam Tarihi
M.Asım Köksal=Peygamberler tarihi
Müslim=Sahih
Taberi=Tarih
Yakubi=Tarih
Zehebi=Tarih-ül İslam
KÂİNATIN YARATILIŞI
Yüce Allah (c.c.); bilinmeyen, üzeri örtülü, sonsuz ve gizli hazineler idi. O sonsuz bir bilinmezlikti. Her şeyi kuşatmıştı; her şey Ondaydı; bilgisi, ilmi içindeydi. Ne kâinat, ne de madde yaratılmıştı. O yalnız ve Tekti.
O Bir idi. O Tek idi. Zamanla Onda bir tanınma iradesi belirdi. O, Zatını yarattıklarına tanıtmak, bildirmek istedi. Buna sevgi belirtisi dendi. Bu belirti gerçek bir nur ve gerçek bir ışık halinde olduğundan Hakikat dendi. Ona Nur-ul Envar adı verildi. İlk yaratılan bu nur gelmiş geçmiş ve gelecek en büyük insan olan peygamberimiz Muhammed’in (a.s.v) nurudur. O Nur ki bütün kâinatın yaratılma vesilesidir.
Ardından melek cinsi diğer varlıklar yaratıldılar.
Yüce Allah’ın (c.c.) peygamberimizin nuru dışında o zamana kadar yarattıkları melek cinsindendiler ve Ona devamlı tespih ve tehlil durumundaydılar. Onlardaki iman, yaratılışlarındaki öz ve hikmette vardı. Bunun için yaratılmışlardı. Seçim hakları yoktu. Başka türlü davranmaları mümkün değildi. Bu nedenle onların imanları bir bakıma iradesizdi, bilinçsizdi. Onlar yaptıkları her hareketle ister istemez Allah’a (c.c.) secde ve tespih hâlindeydiler.
Şanı yüce Allah (c.c.) bilinçli olarak bilinmeyi, tanınmayı murat etti. Evrene serpiştirdiği varlıklardan bir kısmının özgür bir iradeye, seçim hakkına sahip olmalarını; kendi istekleri, kendi akılları, kendi vicdanlarıyla Yaratıcı olan Zatını seçmelerini, arayıp bulmalarını, bilmelerini istedi. Onlara akıl ve irade ile donatacaktı. Onlar öyle yaratıklar olmalıydı ki, evrenin oluşumundaki, düzenindeki, yaratılışındaki muhteşem sanatı, bilgiyi ve gücü okuyup anlasınlar; ona hayran kalsınlar, yaratıcılarının O olduğunu anlayıp bilsinler, verdiği nimetler için gönülden şükretsinler ve O Büyük Sanatkâr’a ulaşmak için çırpınsınlar. Bu nedenle yaratılmışların en şereflisi olan insanoğlu başıboş yaratılmadı, başıboş bırakılmadı. O Yaratıcısını ara- yıp bulma üzerinedir. Yaratıcısını arayıp bulma ve Onu bilme yaratılış hikmetidir.
İnsanoğlunun yaratılmasından önce, ona mekân olacak bir yer hazırlamak gerekiyordu.
Şanı yüce Allah (c.c.), Zat-ı Zül Celal’inden vücutsuz bir nur zerresinin zerresini ortaya koyarak, ona:
-Kün (Ol) buyurdu. (Yasin-82)
Bu nur zerresinin zerresi tüm evreni meydana getirecek yoğunlukta bir güce, hıza ve enerjiye sahipti. O, tüm kâinatın vücutsuz bir zerreciğe sığışmış, dönüşmüş hâliydi. O, Allah’ın (c.c.) sonsuz varlığından bir parçaydı. Onun varlığının kanıtı, ayetiydi ama Onun büyüklüğü, ululuğu, sonsuzluğu yanında bir hiçti.
Bu nur zerresinin zerresi kün emri üzerine tıpkı bir balon gibi şişmeye, büyümeye, genişlemeye başladı. Genişleyip, büyüdükçe yoğunluğu, hızı azaldı. Sonunda hızı, ışık hızının altına indi; madde zerreciklerine dönüştü, zaman ve mekân kavramı oluştu. Sezilgenlikten gerçeğe geçildi. Işık hızı maddeye dönüşmenin ve zamanlamanın sınırı oldu. Bir bakıma madde ve zaman ışık hızıyla sınırlı kaldı. Kainat altı devirde (Hud-7) yaratıldı.(Araf 54)
Madde; enerjinin yoğunlaşıp bazı özellikler kazanarak üç boyut alması, zaman ise madde içinde oluşan olay dizeleridir.
Bu sınırın içindeki kâinat, altında ve üstünde yedişer kat evrenden oluştu. Üst kat evrenlerde zaman ve madde olgusu yoktur. Hız, ışık hızının üstündedir. Bu evrenler Allah’tan (c.c.) gelen saf nurun gölgesidirler. Orada ezel ve ebet bir aradadır. Her kat birbirleriyle etkileşim ve iletişim içindedirler. Kopmamışlar, ayrılmamışlar, iç içedirler ama birbirlerine de karışmamışlardır. Aralarındaki fark, yoğunlukla beraber hız ve döngülerindedir.
…………………………………
Kâinat, yaratılmasının ilk aşamasında; gaz ve buhar şeklinde, saf enerjinin yoğunlaşmasından oluşmuş esîr denen basit bir madde, bir nevi dûhan halindeydi ve her yeri kaplamıştı.(Fussilet-11) (Enbiya-31)
Esîr; önce en basit madde olan hidrojene dönüştü. Muazzam büyüklükteki hidrojen bulutları kâinatı oluşturdu. Bu bulutlar kendi aralarında milyarlarca parçalara bölündü. Her parça kendilerine ait merkezler etrafında bir top gibi birleştiler ve büyüdüler. Zamanla merkezlerindeki basınç öylesine arttı ki ortaya çıkan ısı hidrojeni tutuşturdu. Hidrojen büyük bir ısı ve ışık vererek helyuma dönüşmeye, yanmaya ve ilk yıldızlar olarak ışımaya başladılar. Zamanla hidrojeni biten bu yıldızlar söndü. Sönmüş helyum yıldızlarının ağırlaşan kütleleri içe doğru çökmeye başladı. Çekim gücüyle bazı yıldızlar birbirleriyle birleştiler, kütlelerini büyüttüler. Ve yine merkezlerinde büyük bir basınç oluştu. Bu basıncın ortaya çıkardığı ısı enerjisi helyumu tutuşturdu. Helyum yine büyük bir ısı ve ışık enerjisi vererek karbona dönüşmeye başladı. Böylece sıra ile bütün elementler oluştu. Sonra bu elementler kendi aralarında birleşmeye, bileşikleri oluşturmaya başladılar. Bunlar, önceleri sıvı ve gaz hâlindeydiler. Bir kısım gaz sıvıya, bir kısım sıvı da katı hâle dönüştü. Onlardan da yedi kat sema ve yıldızlar oluştu. Onlar gaz, sıvı ve katı maddelerin bir düzen içinde karışımı, birleşimi şeklindedirler.
Kâinat ezelden gelip, ebede gitmemektedir. Kâinattaki madde miktarı sınırlıdır. Bir başlangıcı olduğu gibi bir bitişi de olacaktır. Belirli bir ömürden sonra her yaratık gibi yok olacak, kendi özüne dönecektir.
………………………
Bitkiler ve hayvanlar yaratıldıklarında kendilerine verilen bilgi ile donatıldıklarını bilmekte, Yaratan’ı şek ve şüphesiz tanımaktadırlar. Bir inkâr söz konusu değildir. Fakat bu biliş ve tanıma onların özlerindedir, dışa vurulmazlar. Bu nedenle her zaman sessiz bir şükür, tespih ve dua içindedirler.
Hayvanlar nefisleri olmasına rağmen nefislerini Allah’ın (c.c.) emri dışında kullanamadıklarından, buna yetki ve güçleri olmadığından melekler mesabesindedirler ve onlar gibi masumdurlar.
Yaratılanların Yaratanı bilmesi, bulması, tanıması için en azından bir kısmının bir bilince, bir akla, bir tercih hakkına, özgürlüğe sahip olması gerekiyordu.
Yaratıcı, vücut vermek üzere yarattığı bilinçlere bu amacı sağlayacak bir emanetin sorumluluğunu teklif etti. Bu emanet; iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik arasında özgür kalıp; iyiliği, güzelliği seçme, arayıp bulma; Yaratıcının emrettiği güzel ahlâk ile ahlâklanıp bunu gösterme ve ilân etme üzerineydi. Yaratıcı bunları yapabilmesi için yaratılanı özel yeteneklerle donatacak, ona; iyiyle kötüyü, güzel ile çirkini ayırt edebilme melekelerini ve bunları kullanma özgürlüğünü verecekti. Bunu karşılığı ise sonsuz bir şeref ve cennetlerdi.
……………..
Cenab-ı Hak (c.c.) diğer mahlûkatlara olduğu gibi insanları da yarattığından onları en iyi bilendir. Bu nedenle O’nun emirleri; insanlar için en iyi, en güzel olanıdır. Ayrıca O’nu tanıyıp bilmek, O’na kulluk etmek yaratılışın gayesi, özü ve hikmetidir. Bu, yaratılışlarının özelliği gereği insan ve cinlerin boynuna asılı, ödemeleri gereken kesin bir borçtur.
Peygamberler Cenab-ı Hakkın (c.c.) varlığını ve emirlerini bildirmek ve O’na ibâdet edilmesini sağlamak göreviyle gönderilmişlerdir.(Nisa-164) (Mü’min 78) Cenab-ı Hakkın (c.c.) emirleri ise toplumsal varlık olan, toplum dışında kalınca yaşaması mümkün olmayan insanların özgür nefisleri nedeniyle çeşitli yol ve yönlere sapmalarını; sık, sık çatışmalarını önlemek ve toplumsal hayatlarını bir düzen vermeye yöneliktir. Bir bakıma inancı olmayan, tek ve bir olan Allah’ın (c.c.) varlığını inanmayan, O’ndan korkmayan, emirlerini uymayan toplumların yaşaması, varlıklarını koruması, sürdürmesi mümkün değildir. Çünkü bu toplumlarda akıl, nefslerin emrindedir. Nefs ise onu sıkan hiç bir şeyi istemez. Nefsin emrinde, ona köle olmuş akıl ise korkunç bir silahtır.
………………………
Peygamberler Yüce Allah’ın (c.c.) bizzat seçtiği mümtaz kullarıdır. O Allah’ın (c.c.) bazı kullarına nasip ettiği yüce bir rahmetidir. Hiç bir insan; malı, mülkü, şahsi iradesi, yaşı, bilgisi, unvanı nedeniyle peygamber olamaz. (Enam124) (Zuhruf 31-32)
Peygamberler hür ve erkek kişilerdendir.(Nahl 43) (Enbiya 7) Kadınlardan, cinlerden, meleklerden ve köle ya da köle olmuş kişilerden peygamberler gönderilmemiştir.
Bütün peygamberler peygamber seçildiklerinde körlük, baras, cüzam gibi tiksindirici hastalıklarla, soyca ayıplanacak durumları olmayan kişilerdendir. Onlar; yumuşak kalpli, insanlığa yakışmayan vasıfları ve tiksindirici durumları olmayanlardan seçilmiş mümtâz kullardır. Diğer durumlarında ise normal insanlarla eşittirler.
………………….
Peygamberlerden bir kısmına kitap verilmiştir. Kitap verilen peygamberlere resul denilir. Resullerin kendilerine ait şeriatları vardır. Kitap verilmeyenler ise nebidir. Kendilerine özel şeriatları yoktur. Kendinden önceki resulün şeriatıyla âmel ederler. Her resul nebidir, fakat her nebi resul değildir.
Peygamberlerin görevlerinin en önemlisi ilâhi kitaplarla bildirilen Allah’ın (c.c.) emirlerini insanlara tebliğdir. Bu konuda Yüce Allah (c.c.):
“-Ant olsun ki peygamberlerimizi bir takım belgelerle gönderdik; insanların doğru hareket etmelerini temin için onlara kitap ve ölçü verdik” buyurmaktadır.
……………….
ADEM (a.s.)
Cinler insanoğlundan önce yaratıldı ve insanoğlundan önce dünyada Allah’ın (c.c.) halifesiydi. Cenab-ı Hak (c.c.) onları da insanlar gibi Zatını tanımaları, ibâdet ve tâatta bulunmaları için yaratmıştı. Fakat cinler bu işi gereği gibi yapamadılar. Yaptıkları kötülük ve zulümler iyiliklerinin önüne geçti ve bu şerefli makamdan azledildiler.
Yüce Allah (c.c.) cinlerin yerine geçecek Kendisi’ne halife olacak olan İnsanı yaratmayı murat etti. Bu konuda dünyayı temsil eden meleğe:
“-Ben senin toprağından bir halk yaratacağım. Onlardan bana itaat edenler olduğu gibi itaat etmeyenler, asi olanlar da bulunacaktır. İtaat edenleri Cennetime koyacağım. İsyan edenleri ise Cehenneme sokacağım buyurdu
………………
Âdem’in (a.s.) vücudu yaratıldıktan sonra Onu gören melekler; Onunda fitne, fesat çıkaran, bozgunculuk yapan, cinler gibi denetlenmesi zor bir nefse sahip olduğunu fark edince:
“-Ya Rabbi! Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek kimselere mi kendine halife kılacaksın? Bizlerse gece gündüz Sana ibadet ve takdis etmekteyiz. Bizim ibâdet ve takdisimiz kâfi gelmiyor mu? Muhakkak ki Senin için bizler; devamlı ibâdet, tespih ve takdis içinde, secde halindeyizdir dediler. (Bakara 9)
…………….
İnsanoğlu bazı yaratıklara biçim olarak benziyordu ama diğer yaratıklardan kesin çizgilerle ayrılmıştı. Yüce Allah (c.c.) Âdem oğullarına varlıkların hususiyetlerini, mahiyetlerini, meziyetlerini ve isimlerini öğretti. Sonra melekleri çağırdı. Onlara bazı yarattıklarını gösterip:
“-Eğer Âdem’in (a.s.) nasıl halife olacağı konusundaki sorunuzda ısrarcı, bu konuda tereddütte iseniz Bana bunların isimlerini söyleyiniz” buyurdu. (Bakara 31)
Meleklerin bu konularda bilgileri olmadığından yanıtlayamadılar. Bu yüzden Cenab-ı Hakka (c.c.):
-Ya Rabbi! Seni bütün noksanlıklardan tenzih eder, bütün
kemal sıfatlara sahip olduğunu tasdik ve ikrâr ederiz.
Senin öğrettiklerinden başka biz de bilgi yoktur. Sen öğretirsen ancak biliriz.
Muhakkak ki her şeyi en iyi bilensin. Her şeye hikmet dairesinde liyakatlere
göre ilim ve irfan verici, dağıtıcı olan Sensin diyerek özürlerini belirttiler.
(Bakara 32)
Meleklerin bu özür beyanından sonra Cenab-ı Hak (c.c.) Âdem’e (a.s.), gösterdiği varlıkların isimlerini bildirmesini, söylemesini emretti. Âdem’de (a.s.) bütün bu varlıkların isimlerini tek, tek saydı.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak (c.c.) meleklerine:
“-Şüphesiz ki yerin ve göklerin gaybını, dışa vurduğunuz ya da içinizde gizlediğiniz her şeyi ancak Ben bilirim. İlmim ve bilgim sonsuzdur” buyurdu. (Bakara 33)
……………..
Allah’ın (c.c.) emrine rağmen cinlerin büyüklerinden ve uzun zamandır meleklerin yanında olan, melekler mesabesinde bulunan Azazil (Kehf 50) Âdem’e (a.s.) secde etmedi. Yüce Allah’ın (c.c.) emrini dinlemedi.(Bakara 34) Kendini Ondan üstün gördü, bunu onuruna yakıştıramadı. Kendinin de bir yaratık olduğunu unuttu.
Cenab-ı Hak (c.c.):
“-Ey İblis! Emrime rağmen yed-i kudretimle yarattığım Âdem’e secde etmene mani olan nedir? Niçin secde edenlerle beraber olmadın? Kendini ondan daha büyük, daha değerli sayarak mı bu itaatsizliği yaptın?” diye sordu. (Sa’d 75) (A’raf 12)
Bu hitapla Azazil’in ismi İblis oldu. İblis Cenab-ı Hakkın (c.c.) bu sorusuna karşılık:
-Ya Rabbi! Ben; değersiz bir çamurdan, kokuşmuş bir balçıktan yarattığın şu beşer için secde edeyim diye var olmadım.(İsra 61) Ben Ondan daha hayırlıyım. (A’raf 32) Onu çamurdan, beni ise dumansız, harareti yüksek ateşten yarattın. (Kehf 50) Yaşça ondan daha büyüğüm. Sana çokça ibâdet edenlerdenim. Bu nedenle ben Ondan daha üstünüm. Ona secde etmem dedi ve gururlanıp, Âdem’i (a.s.) küçümsedi. (Araf 12) (İsra 61)
………………….
İblis kendinin dumansız, harareti yüksek bir ateşten, Âdem’inse (a.s.) balçıktan yaratıldığını belirterek, kendinin Âdem’den (a.s.) daha üstün olduğunu iddia etmişse de bu gayet