BİR ÖLÜNÜN HATIRA
DEFTERİ
ROMAN
Hüdai ÇAKMAK
Her hakkı mahfuzdur.
İzin alınmadan kısmen veya tamamen
alıntı yapılamaz.
Hüdai ÇAKMAK
e.mail
Web sitemiz
www hudaicakmak net
ISBN:978-975-01171-0-7
ŞUBAT 2007
ADET:1000
Dizgi
ve tashih: Hüdai ÇAKMAK
Kapak:
Erdi TAŞ
Baskı:
Bilâl Ofset Matbaacılık
Bayramyeri
Dört Çeşme mevkii
428
Sokak No: 19 D E N İ Z L İ
Tel:
0258 262 43 29 – 264 49 22
Fax
: 0258 264 99 47
Rahman ve Rahim olan Allah’ın
adıyla,
Yüce
Rabbimin izin ve inayetiyle.
Şüphesiz ki Rabbimin izin ve inayeti
olmadan hiç bir iş başlanıp, bitirilemez.
Allah
(c.c.), biz Ademoğullarına; ayetlerini görüp bilelim, Varlığını tanıyalım ve
gösterdiği Sırat-ı Müstakîm üzere yürüyelim diye akıl gibi bir nimet
ihsan buyurmuş, bu yüzden bizleri mahlûkatın eşrefi, Kendi’ne halife yapmış;
yerde, gökte ne varsa emrimize vermiştir.
Fakat
akıl ve idrâkimiz her şeye erişip, yetişemez. Bu yüzden her zaman yanlışlara,
hatalara, kusurlara açıktır. Ayrıca günahlara meyilli bir de nefsimiz var.
Ameller
niyete göredir. Bir insan fisebilillâh için yapmaya niyetlendiği bir
işin hayırlara, iyiliklere vesile olacağını umuyor ve bunu istiyorsa;
yaratılışındaki eksikliklerden dolayı düşebileceği hatalardan, kusurlardan,
yanlışlardan sakınması fakat o işi yapmaktan korkmaması, vazgeçmemesi,
Rabbimizin biz Adem oğullarına ihsan buyurduğu nimetlerini daima hayır ve
iyiliklere yönelik kullanmaya çalışması gerekir.
Bu tıpkı
Allah (c.c.) rızası için bin bir emekle dikilip, yetiştirilen ve meyveye
duran ağaçlardaki bir kaç meyvenin çürük çıkma ihtimalinin korkusuna benzer ki,
bir kaç meyvesi çürük olabilir diye böyle ağaçların dikilmesinden,
yetiştirilmesinden vazgeçilmez; dikilmişse kesilmez, fakat ıslahına çalışılır.
Bu, bu nimetlere karşılık olan bir borçtur.
Bu
eserimde; dar ve sınırlı aklım, yaratılışımdan gelen eksikliğim ve zaaflarım
nedeniyle bilmeden, istemeden meydana gelebilecek her türlü hatalardan,
yanlışlardan, kusurlardan ve bunların sonucu oluşabilecek günahlardan Rahman
ve Rahim olan Rabbime sığınırım.
Şüphesiz
ki O gönüllerde olanları en iyi bilendir.
H.Ç
BÖLÜM-1-
-ÖLÜM-
Hayatım
ne zamandan beri bulanıktı. Bir sis perdesinin ardında hayal meyal
yaşamaktaydım. Sıcak yatağımın ve dostlarımın müşfik kolları arasındaydım.
Evlatlarım, dostlarım etrafımda pervaneydiler; beni yalnız bırakmıyorlar,
derdime derman olmaya çalışıyorlardı ama yine de rahat değildim. Yanımdaydılar
ama ağır, ağır onlardan istemsiz olarak uzaklaştırıldığımı, yalnızlığa doğru
itildiğimi belli belirsizde olsa fark edebiliyordum.
Uzun
zamandan beri bedenime uyuşukluğa benzeyen ağır bir dermansızlık gelip
sarmıştı. Can pınarlarım yavaş, yavaş kurumada, gücüm kuvvetim azalmadaydı.
Sanki sırtımda beni ezip bunaltan, varlığıyla bıkkınlıklar getirten ağır bir
yük vardı. Bedenimin ağırlığı ruhumu eziyor, beni fena halde yoruyordu. Her
zaman uzun bir maraton koşmuş gibi nefes nefese idim.
Hayata
olan bağlarım ağır, ağır zayıflamada, ölüm adım, adım yaklaşmadaydı. Ve ben
bunun farkındaydım. Bu; kaçılamayan, isteyerek ya da istemeyerek kabullenilmesi
gereken bir gerçek, gidilmesi gereken bir yol, mecburi istikametti.
Kaderime
sessizce boyun eğmiştim. Mukadder olanın, kaçılamayanın gelişine bir insan ne
kadar hazırlanabilirse bende o kadar hazırlanmaya çalışıyordum.
Fakat
ilk darbe kendimi bir parça iyi hissettiğim, hayata olan bağlarımın bir parça
güçlendiğini zannettiğim, hiç beklemediğim bir zamanda ve aniden geldi.
………………………………..
Sonunda
keskin darbeler bu bağları kesip, kopardı; tutunma çabalarım boşuna oldu. Mor
çeperli derin bir kuyuya, bulantılı bir karanlığın içine düşüşe geçtim.
Bu düşüş
takla atar gibi döne döneydi. Ağzımda bayat kana benzeyen bulantılı, iğrenç bir
tat bırakıyordu. Benliğimin derinliklerinden kopup gelen öğürtüler beni allak
bullak ediyor; içimi, dışıma çıkarıyordu.
Sert bir
zemine çarpılıp dağılacağımı zannediyordum. Lakin düşüşüm sert olmadı. Sanki
yaylanan bir şilteye ya da ağa takılmışım gibi gittikçe yavaşlayan salınımlarla
son buldu.
………………………….
Her şey
ve her yer kadife gibi yumuşacık bir karanlıkla kaplıydı. O yumuşacık kadife
sargının içinde bir yerlerdeydim. O sargı hem içimde, hem dışımdaydı. Manen ve
madden ikiye bölünmüş, bir parçam karanlıklar içinde kaybolup gitmişti. Fakat
bu karanlıklar; yankılı, yuvarlak, sıcak, tok bir sesti ve yumuşacıktı. Uyuşuk,
salınımlı, yuvarlak bir duygu yumağı ağır, ağır parçalarımdan birine doluyor,
sisler ya da tüller ardında silinen yalçın bir dağ gibi arama giriyor, beni
benden uzaklaştırıyor; fakat sancı ya da acı vermiyordu.
Ağır bir
uykuya benzeyen uyuşuk duygular demetiyle sisler ardında kaybolur gibi ikiye
ayrılmış olduğum halde kendimi yavaş, yavaş yitiriyordum. Fakat iki parçam
arasındaki o ince bağ henüz kopmamıştı.
………………………..
Sonra… Salınımlı düşüşüm bir kez daha
durdu; sakin ve engin deniz gibi bir durgunluğa ulaştım.
Bir yerlerden mis gibi bir koku
geliyordu. Bu; fırından yeni çıkmış ekmek kokusu gibi taze ve çekiciydi. Çok güzeldi, aydınlıktı, sıcaktı; ballı bir
şerbet yudumlamış gibi ruhumu besliyor, serinletiyor, içimi ısıtıyor, beni
okşuyor, özlemlerimi körüklüyordu. Fakat nereden geldiğini bilemiyordum.
………………………….
Yalnızlığım korkumu körüklüyordu, korku
ise yalnızlığımı…
Her ikisi de güçlü bir şaşkınlığın
sırtındaydılar. Yalnızlığım yalçın yamaçların zirvelerinden döne, döne gelen,
saldıran azgın fırtınalar gibiydi. Minik güllelerle beni amansız bir bombardımana
tutmuşlar, dört bir yanımdan kuşatmışlardı. Dört bir yanıma asılmış, çepeçevre
çevrelemiş kara perdelerdi de ilmikler gibi boynuma dolanmış, beni boğuyorlardı.
…………………………
Kozasından yeni çıkmış acemi bir kelebek
gibi uyuşup, katılaşmış; şaşkınlık, korku ve yalnızlık içinde bocalayıp
dururken, aniden ufuklarımın karanlıklarını yırtarak yaklaşan ak bir nokta,
minik bir bulut peyda oldu ve yaklaştıkça büyüdü.
Sanki O; yaklaştıkça büyüyen, zifiri
karanlık bir gecede kırpışan iri bir yıldızdı. Yaklaştıkça büyüdü, büyüdükçe
yaklaştı. Işığıyla karanlığımın buzlarını eritti. İçinden nurlu bir insan silueti
belirdi. Onunla birlikte huzurlu, serin, güzel kokulu, omuzlarına dökülen ak ve
uzun saçlarını karıştıran çok hafif bir rüzgârda eserek geldi.
………………………
O çok yaşlıydı ama ihtiyar değildi.
İri, kara gözleri yüzünün büyük bir
bölümünü kaplıyordu. Gözlerinin karası pek kara, akı ise pek aktı. Gözleri,
afacan çocuk gözleri gibi taze, canlı bakışlı ve nurluydu. Müşfik bir ışıltı bu
nemli dünyaları sıcacık sarıp, sarmalıyordu.
O, görünüşüyle sarp yamaçlı dağlar kadar
heybetliydi. Fakat O’nun heybeti gür ormanlar gibi bereket ve alçak gönüllülük
yüklüydü. Sıcak ve yumuşaktı, korkudan çok saygınlık dolu bir güven
veriyordu.
……………………..
Tam karşıma gelip, selâm verdi. Selâmını
aldım ve buyur ettim.
-Hoş geldiniz dedim. Sizi ayakta
karşılayamadığım için üzgünüm. Hastalığımın getirdiği dermansızlık bu saygıyı
göstermeme engel olmaktadır. Bulunduğum yer çok dar ama yine de en iyi, en
ferah yerine buyurunuz. Size ikram edebileceğim tek şeyde şu an için gönül
dolusu sevgi ve saygıdır.
Bu nur yüzlü adam buyur ettiğim yere
gelip rahatça oturdu. Sanki böyle yerlere gelip gitmeye alışkın gibiydi.
Sevinçle bir kere daha yüzüne bakıp:
-Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi
bilemezsiniz dedim. Belki de yalnızlık denen bu büyük derdimin umarı,
sırtımdaki şu soğuk yükün ısıtıcısı, yeğnelticisi olursunuz. Görüyorsunuz ki
yalnızlıkla üşümekte ve onun getirdiği güvensizlikle korkudan tir, tir titremekteyim.
Yüzüme bakıp O da gülümsedi. Fakat bu;
bir sevinç gibi aydınlık değil de, hafif bir mahzunlukla kararmış, biraz buruk
ve hüzünlü bir gülümsemeydi.
Sanki eski bir dostuymuşum da çok
uzaklardan gelmiş ve bana kötü bir haber getirmiş gibiydi.
Güzel ve aydınlık gözleri bir an yüzümde
gezindikten sonra:
-Hoş bulduk ama beni görünce insanlar
genelde sevinmezler dedi.
Merakla yüzüne bakıp:
-Özür dilerim. Sizi tanıyamadım dedim.
Daha önce hiç görmemiş gibiyim. Yoksa daha önceden tanışıyor muyuz?
Olumsuz yönde başını sallayıp:
-Hayır dedi. Benimle insanlar
hayatlarında sadece bir kere görüşür, bir kere tanışırlar. Ben yanlarına yalnız
bir kez gelirim.
………………………..
Ufuklarımı saran, beni çevreleyen kalın,
kara surlar yıkılıverdi. Kendimi nurlu bir aydınlığın içinde buldum.
Biraz yukarılarda bir yerdeydik. Ulu bir
dağın zirvesinden kuşbakışı bakar gibi her yeri açık ve net bir şekilde
görebiliyordum fakat onlara hem çok yakın, hem de çok uzaktım. Bu da garibime
gidiyordu.
Ne zamandan beri bakışlarım bulanıktı.
İşitme gücüm ve diğer duyularım zayıflamış, hayat bağlarım ve kemiklerim incelmiş,
can denen o itici gücün yerine bir dermansızlık, uyuşukluk gelip almıştı. Gücü
ve kuvveti insanların elinden alan ihtiyarlık denilen o kaçınılmaz hastalığa
ben de yakalanmıştım.
Yaşlı dostumun ellerimi tuttuğu andan
itibaren ondan bana ılık bir şeyler geçti, sırtımda ne zamandır eziciliğini
duyduğum ağır yük kalkıverdi. Minik bir delikten çıkan basınçlı buhar gibi
birden kendimi huzurlu bir boşlukta buldum. Üzerimdeki o dayanılmaz baskı
kalktı. Benliğimi dilimleyen keskin kılıç kırıldı. Bütün gücüyle duyduğum
ezintili sancılarım, acılarım birden sona erdi. Ve ben derin bir huzura erdim.
………………………..
Öte tarafta kalan yalnız onlar değildi.
Onlarla beraber kalan maddedeki benliğimdi. Ben, ben zannettiğim bendeki
benliğimi yitirmiş, gerçek kimliğimi bulmuştum. Ama bu önceleri sadece bir
hissedişti.
Ne zamandır taşımaya çalıştığım ağır bir
yük sırtımdan indirilmiş; yeğnelip, hafiflemiştim. Maddeden soyutlanmış, yokluk
kadar hafiftim ama ben yokluk değildim. Bunu kesin bir şekilde biliyordum.
…………………….
Ne zamandır içimde yanan, ayak
tıpırtılarını özlemle arayıp durduğum minik kandil sönmüştü. Göze görünen
varlığım uyuşmuştu ve soğuyordu. O minik kandilin alevinden gelen hışırtılı
aydınlık ve sıcaklıkta yok olmuştu.
Arkadaşım bana dönerek:
-Hadi artık gidelim dedi. İlâhi takdirin
ertelenip, geciktirilemeyeceğini söylemiştim.
Orada yatanla iç içeydim. İç içeydim ama
ondan ayrıydım. O yumuşak giysiler, kalın yorganlar altındaydı ama ben çıplaktım.
Çıplak olduğumu o an farkına vardım.
Ayrıca çokta üşüyordum. Arkadaşımsa durumumun farkında değilmiş gibiydi. Bir an
önce gitmek için acele ediyordu.
Ona doğru döndüm. Tir, tir titreyerek:
-Çok üşüyorum, ayrıca çıplağım dedim. İzin
ver de, şuradan üzerime bir şeyler alayım.
…………………………..
Haklıydı. Defalarca, defalarca bu büyük
gerçeği görüp, durmuştum. Fakat her zaman önümde nefs denen kalın bir duvar,
aşılması zor bir engel duruyor; bakışlarımı perdeliyor, gerçekleri örtüp, gizliyordu.
…………………….
Gerçekler gözlerinizin önünde bas, bas
bağırıp durdukları halde onları duymamak, görmemek ne garipti. Görüyor zannedilen
gözler bazen görmüyorlar, işitiyor zannedilen kulaklar bazen işitmiyorlardı.
Gerçekte gördüklerimse kulaklarımla
duyduğum kelimelerden daha beliğ sözlerdi. Gerçekler gördüklerimize,
duyduklarımıza gizlenmişti, ardında ya da altındaydılar. Örtündüklerinin
altında fısıldıyorlar, bir aynadan akseder gibi yansıyorlar, hayal meyal de
olsa görünüyorlardı. Fakat yeterince kulaklarımla görmeyi, gözlerimle duymayı
öğrenememiştim. Bu benim için çok büyük bir eksiklikti. Ve artık çok geçti. Şu
andan sonra yapılacak pişmanlıkların bir faydasının olmayacağı kesindi. Şu an
gerçek; her türlü örtülerinden arınmış, keskin, kınından sıyrılmış yalın bir
kılıç gibi amansız, boynumun üzerinde uzanıyordu.
……………………………….
Böyle titreyip duracağım, çıplak
kalacağım korkusu içime dolmak üzereydi ki nereden çıktığını bilemediğim küçük
bir çocuk peyda oldu. Onu bir yerlerden tanıyordum, hiç yabancı gelmiyordu ama
o an çıkaramadım. Elinde güzel bir elbise ve bir samur kürk vardı. Yüzüme bakıp
gülümsedi, sonra da:
-Al amca, bunları sana getirdim dedi.
Hemen alıp, giyindim. O kadar aceleci ve
telaşlıydım ki bu küçük çocuğun bu güzel giysileri ve samur kürkü nereden,
nasıl bulup getirdiğini sormayı akıl edemedim. Güzelce giyinip, kuşandıktan
sonra yanımda duran ve gülen gözleriyle yüzüme bakıp duran çocuğa dönerek:
-Teşekkür ederim çocuğum dedim. Fakat ben
seni tanıyamadım. Benim böyle üşüdüğümü, bir giysiye ihtiyacım olduğunu
nereden, nasıl bildin?
Çocuk gülerek:
-Tabi hatırlayamazsın dedi. Aradan çok
uzun zaman geçti. Unutmuş olmalısın ama ben unutmadım. Çünkü kötülükler gibi
iyiliklerde unutulup, kaybolmaz. Onlar hiç silinmeyen yerde yazılıdırlar.
Ben, mahallenizde öksüz bir çocuktum.
Yıllar önceydi. Soğuk bir kış günü bana bir elbise alıp, giydirmiştin. İşte bu,
bana aldığın o giysidir.
…………………….
Arkadaşımla birlikte yola çıktık. Hava
çok soğuktu ama ben elbiselerimin ve samur kürkümün içinde sıcacıktım.
Bir yerlerden düğün ve sevinç, başka bir
yerden de ağlama ve ağıt sesleri geliyor, birbirlerine karışıyordu.
Arkadaşıma dönerek:
-Şu dünya ne garip dedim. Şu
duyduklarımız ondan gelenlerdir ve tam bir karşıtlık içindedirler. Bir yerlerde
düğün yapılıp, eğlenilirken başka bir yerde de ağlanılıp, ağıt tutuluyor. Her
ikisi de birbirine karışıyor.
Arkadaşım:
-Evet dedi. Bu gün bazıları için düğün
günü, gecesi de vuslat gecesi, Şeb-i Arusdur. Onlar çok mutludurlar. Bazıları
içinse bunun tam tersidir. Bu yüzden; bir yerden sevinç, bir başka yerden de
ağıt sesleri gelir. Bunlar dünya hayatını bütünleyen karşıtlardır. Dünya
kitabını doğru okuyabilene ne mutlu.
-Karşıtlarla bütünlenmek? Fakat bu
haksızlık olmuyor mu? diye sordum.
Arkadaşım yine başını salladı.
-Hayır dedi. Niye haksızlık olsun ki? Her
insan yolunu kendi seçer, kendi çizer. Her iki tarafta eşit yaratılmıştır,
kardeştirler ve yarışın başlangıcındaki çizginin aynı ucundadırlar. Akının, karasının
hiç önemi yoktur. Hiç kimseye iltimas yapılmaz. Fark yalnız amellerdedir.
………………………..
Arkadaşımın yüzüne hayretle
bakakalmıştım. Sözleri de son derece ilgi çekiciydi, beliğdi, güzeldi. Bu güzel
yüzlü, bilge ve iyi kalpli kişi; insanların canını alıp, eziyet eden Azrail olabilir miydi?
Kendi kendime:
-Hayır, hayır! Diye mırıldandım. Bu iyi
ve güzel kişi Azrail olamaz. Bu muhakkak arkadaşlarımın bana yönelik bir
şakası, bir lâtifesi olmalı.
……………………………..
Ak bir beze sarılmış cesedi dördümüz
tutarak kabre indirip, yerleştirdik. Uzatılan tahtaları diğer iki kişi
yerleştiriyor, ben ve arkadaşım ise düzeltiyorduk.
Son tahta parçası yerleştirilinceye kadar
her şey yolundaydı. Son parça da konulunca kendimi tahtaların diğer tarafında,
cesedin yanında buluverdim. Birisi beni buraya mı itivermişti? Bu, hiç
beklemediğim hareket ya da durumda bir an şaşkın öylece kalakaldım. Bu
şaşkınlığımı atılan toprakların tahtalarda çıkardığı gümbürtüler, tok sesler
giderdi. Korkuyla atılarak, bağırmaya çalıştım.
-Hey! Ben buradayım, beni unuttunuz.
………………………….
Korku ve yalnızlığın fırtınalarında
durgunlukla savrulup dururken karanlık ufuklarımı yırtarak ak damlalar halinde
iki nur peyda oldu ve yaklaştıkça büyüdüler. İçinden iki kişi çıktı. Bana Azrail
(a.s) olduğunu söyleyen arkadaşım gibi bunlarda ak ve uzun elbiseli, güzel
yüzlüydüler. Ellerinde asalar vardı. Yaklaşıp, selâm verdiler.
Yalnızlık ve korku sırtımda ağır ve
dongun bir yüktü ve beni üşütüp, bunaltmıştı. Gelenlerin ak ve yumuşak
görüntüleri ise sıcak ve güven vericiydi. Hem hayret, hem sevinç duyarak selamlarını
alıp, karşılık verdim. Tam karşıma diz çöküp oturdular ve bana kendileri gibi
yapmamı işaret ettiler. Ben de karşılarına onlar gibi oturdum ve merakla
yüzlerine baktım. Karanlığa asılı ak bir yontu gibi duran ceset aramızdaydı.
Gelenlerin ikisi de ikizler gibi
birbirlerine benziyorlardı. Öyle ki sanki birbirlerinin kopyası gibiydiler.
………………………
Bir an tereddüt ettim. Bu; sorulanları
bilip, bilemeyeceğime yönelik içimdeki kuşkudan, ya da korkudan
kaynaklanıyordu. Kendimi imtihana giren bir öğrenci gibi bir parça tedirgin,
çokça heyecanlı hissediyordum.
Fakat ikirciklenmem uzun sürmedi.
-Her zaman olduğu gibi kaderime boyun
eğiyorum dedim. Ekim zamanının çoktan geçtiğinin farkındayım. Bana istediklerinizi
sorunuz. Cevap verebileceğimi umuyorum.
Nekir isimli melek bana doğru
biraz yaklaşarak:
-Rabbin kimdir? Bana Ondan haber ver
dedi.
Onun bu sorusuna karşılık besmele çekip, İhlas
suresini okudum.
“-Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,
De ki: O
Allah ki tektir. Eşi, şeriki yoktur.
O
Allah’tır, O Samed’dir.
Doğurmamış, doğrulmamıştır.
Hiç bir şey Onun dengi değildir.”
……………………………….
Gördüklerimin hülyalı şaşkınlığıyla ağzım
bir karış açık kalmıştı. Sanki çok hoş bir rüya görür gibiydim.
Dallardan sarkıp, ışılayan meyveler mis
kokulu pırlantalara benziyorlar, bulundukları yerlerden ışıltıları birbirlerine
karışıyor, bin bir renkte menevişleniyordu. Her yer bir renk ve ışık yağmuru
altında yunmadaydı. Renk ve ışıltılar birbirine karışıyor, birbirlerini
tamamlıyor, daha güçlendiriyor, daha da güzelleştiriyordu. Onlarda öyle bir
uyum ve bütünlük vardı ki; bu renklerin, ışıltıların ve güzelliklerin bestesini
hayran ve mest olmuş halde gözlerim ve yüreğimle dinliyordum.
…………………………….
Karşımda kocaman ve derin bir kuyuya
benzeyen, aşağılara doğru burularak inen kara bir delik, bir dehliz vardı.
Kuyunun ya da dehlizin en dibinde bir “Şey” kıpraşıyor, iç içe girmiş
acayip renklerde parıldıyor, aslanlar gibi kükreyip homurdanıyor, ara sıra bulunduğum
yere doğru sıçrıyordu.
…………………………
İlk günlerde kabrim biraz daraldı ve beni
terletecek kadarda ısındı. Bu beni önce şaşırttı, sonra korkuttu. Karanlık
kabirlerin bazılarından iniltiler, canhıraş feryatlar, et kokuları geliyor,
beni dehşetten dehşete düşürüyor; tekrar, tekrar af ve mağfiret için secdeye
kapanmama, şükürler etmeme neden oluyordu.
Zaman, ummana ulaşan coşkun bir nehir
gibi durgun ve ağırdı; sürükleyip, getirdikleriyle üzerime çökmüştü. Çökmüştü
ama incecik bir çizginin ötesinde yine bildiğince akıp gidiyor, o ezeli ve
ebedi hükmünü uyguluyor, her şeyi örseliyor; obur, doymak bilmeyen ağzını
açmış; ağır, ağır yiyip, bitiriyordu.
…………………………..
Bir zaman sonra; ak kemiklerim örselenip,
topraklaşmaya başladığında; derinlerden, çok derinlerden bir sur sesi duyuldu.
Bu ses öylesine güçlü ve tizdi ki aniden fışkıran gayzerler gibi hemen
yerlerimizden silkinip fırladık; olmayan uykularımızdan uyandık.
………………………….
Biz yine gördüklerimizin şaşkınlığında ve
görünüşte tam bir sükûnette, fakat gerçekte korku ve tedirginlikten oluşmuş bir
kasırga içinde; dongunlukla ve sessizlikle çalkanarak, oradan oraya
durgunluklarla savrularak olacakları bekliyor, bekliyorduk. Çok önemli bazı
şeylerin olacağını hissetmenin tedirginliği bu dongun ve durgun kasırgayı daha
da güçlendiriyordu.
……………………………
Üzerimde kefene benzeyen ak bir elbise
vardı. Sanki Arafat’ta ihramda gibiydim. Sonradan oluşan fazlalıklar ve
eksiklikler giderilmiş, yaratıldığım ilk hâle dönüştürülmüştüm. Öldüğümdeki o
ihtiyar, hastalıklı ben gitmiş, yerine bir başka ben gelmişti. Otuz yaşlarından
belki biraz fazla olmalıydım. Genç, dinç ve sağlıklı olduğum gibi sanki hiç
ölmemiş, hiç kabre girmemiş gibiydim.
………………………………
Kabrimin sağ ucunda küçük bir delik peyda
oldu. Sanki bir burgaç gibi dönüyor, gitgide genişliyordu. Merakla yanına
varıp, eğilerek baktım. İçinde daha önce gördüğüm o “Şey” vardı. Kelimelerle
anlatılamayan, manalara sığmayan, daha önce gördüğüme benzeyen bir “Şey”.
………………………………
Nihayet bazıları kuyu üzerindeki köprüyü
fark etmiş olmalılar ki üzerinden geçerek sağ tarafa ulaşmayı çalışmaya
başladılar. Kimileri bunu başarıyor, kimileri ise canhıraş feryatlar atarak o
dev burgacın içine düşüyor, kaybolup gidiyorlardı.
Bir zaman sonra her şey olup bitti;
çığlıklar, feryatlar, yalvarmalar ağır, ağır dindi, her yer yine o çelik
sessizliğine büründü. Biz ve sağımızdaki o kocaman delik, sinirleri törpüleyen
bu çelik sessizliğinde sabırla bekleşiyorduk. O “Şey” ise yuvasına
girmiş, sükunete ermiş, derin bir uykuya dalmış gibiydi.
……………………………..
Bazılarının anahtarlarıyla kilidi kolayca
açmaları benim için bir ümitti ama diğer gördüklerim aynı zamanda dehşet
kaynağı oluyor, beni korkuların cehennemine itiyor, panikletiyordu.
-Rabbim! Merhametine sığınıyorum diye
yalvararak belimde asılı anahtar dizisinden en büyük olanını çıkardım. Üzerinde
Kelime-i Tevhit yazıyordu. Anahtarı kilide soktum, uydu ve kolaylıkla
açıldı.
…………………………..
İkisinin adına Muhlis cevap verdi.
-Uzun bir yolculuğa çıkmışta bir ağacın
gölgesinde mola veren yolcu misali o birazcık oyalandığın yerde biz hep yanındaydık.
Ben sağ, arkadaşımsa sol tarafındaydı da orada bulunduğun müddetçe yanından hiç
ayrılmadık. Oradaki amellerinin kendinle birlikte şahitleri, yazıcılarıydık.
…………………………..
-Biraz önce iyiyle kötüyü, güzelle
çirkini bir arada görüp, yaşadım dedim. Bunlardan bazılarını sonsuz zannettiğim
fakat gerçekte dar ve sınırlı olan aklımla anlamaya, öğrenmeye, yorumlamaya
çalıştım. Fakat aklımın dar, kısa ve şaşı olduğunu, her zaman gerçekleri bulamadığını
biliyorum.
Gördüklerimin ilâhi tecelliyle ilgili
olduğunu, burada haksızlık ve zulmün olmayacağını, ilâhi adaletin kıl kadar
sapmayacağını da biliyorum. Sadece merak ettiğimden soruyorum. Çünkü gerçeği
aramak, hakkı aramaktır.
………………………
Bekleyişin sıkkın ve bungun havası fazla
uzun sürmedi. İnsancıklar denizi ani bir fırtınaya tutulmuş gibi birden dalgalanmaya,
çalkanmaya başladı. Kulakları sağır eden bir uğultu her yeri kapladı.
……………………………..
Âmel defterlerinin insanların dünyadaki
izleri silininceye kadar açık kaldığını, iyi ya da kötü yönde işlenip,
durduğunu bu aralarda öğrendim. Muhakkak ki hayr yönünde işleyip durması bir
rahmetti. Şer yönünde işlenişin ise ne kadar büyük bir utanç ve azap kaynağı
olacağını daha sonra görüp, öğrenecektim.
…………………………..
Yolculuk oldukça uzun sürdü. Sonunda iki
yol ayırımına gelip, konduk. Bulunduğumuz yerin tam ortasında masa gibi üstü
düz, yüksekçe bir tepe vardı. Biz yani sırtında günah yükü olanlar bu tepeyi
çepeçevre kuşatmış, onu çevirmişti. Soluklanmaya çalışıyor, bir yandan da
gözlerimi merakla çevrede gezdiriyordum.
…………………………..
Gaffar kısa bir tereddütten sonra sol
tarafımdan o kalın, kara kaplı kitabı uzattı ve yine sol taraftaki yolu
gösterip:
-Burası A’raf, iki yolun ayrıldığı
yerdir dedi. Bir zaman için sol taraftaki yolun nihayetinde konaklayacaksın. Ta
ki sırtındaki yükün bedelini ödeyip, kaldırıncaya kadar.
……………………….
Bu ara birisi kahkahalarla gülmeye
başladı. Sanki cehenneme girmemi çok sevinmiş gibi şen çığlıklar, kahkahalar
atıyordu. Bu son derece garipti. Bu yüzden korkularıma birde şaşkınlık eklendi.
Yuvalarından fırlamış gözlerim kahkahaların, sevinçli çığlıkların sahibini
aradı.
Kahkahalar, gülüşmeler ayaklarımın
altından geliyordu. Eğilip baktım. Ne zamandan beri bacaklarımı dolanıp duran,
beni tökezletmeye çalışan o gölge çok sevinçliymiş gibi taklalar, kahkahalar,
mutluluk dolu çığlıklar atıyor, ziller takmış, göbek atıp oynuyordu.
Bu hareketi öylesine gücüme gitti ki ona
doğru bir tekme savurmaktan kendimi alamadım. Fakat tekmem bir gölgeye vurmuşum
gibi boşa gitti. O gölge bir insan suretine dönüştü. Sanki bana benziyordu ama
çok ama çok çirkindi. Paslı dişlerini göstererek yüzüme bakıp, sırıttı. Dilini
çıkarıp, nanik yaptıktan sonra:
-Artık çok geç. Ben seni yine kandırdım
diye bağırdı. Sonra sevinçten çıldırmış gibi art ardına üç parende atarak:
-Ohh! Ohh! Rabbimin salih olduğunu
zanneden ahmak kullarından birini daha aldattım dedi.
……………………………
Gaffar bir kere daha secdeye kapanıp,
yüzünü kaldırdığında:
-Rabbim:
“-Kulumuzdan razı ve hoşnuduz. Kulum
Habib’imizin adını vererek yaptığı af ve mağfiret dileklerinde bencillikte
bulunmadı. Şüphesiz biz cömert olanları, yumuşak huyluları daha çok severiz.
Kulumuzla
beraber sevdiklerini de affettik. Bu yüzden kulumuz Habib’imize saygısızlık
yaptığını sanarak utanıp, sıkılmasın. Çünkü Rahman ve Rahim sıfatlarımızdan
ancak gönüllerinde iman nuru bulunanlar yararlanabilir.
Nimetlerimizi daha iyi bilip, daha çok şükreden kulumuz olacaksa tecelligâhlarımızdan
görmek istediklerini görebilir. İsterse emrine bin melek veririz” buyuruyor dedi.
………………………
Bu ara göremediğim bir yerlerden ağlama
sesleri, ağıtlar, çığlıklar, feryatlar gelmeye başladı. Birileri başına çok
kötü bir iş gelmiş gibi ağlayıp bağırıyor, kendini yerden yere atıyor olmalıydı.
………………………..
Hemen merak ve heyecanla üzerimdekilere
baktım. Elbisem kardan daha aktı, sanki üzerimde yokmuş gibi bir bulut kadar
hafif ve yumuşacıktı. Öylesine aktı ki, üzerime dönen Gaffar ile Muhlis’in
gözlerindeki aksimden bunu rahatça görebiliyordum. Şeytanım üzerimden akıp
gidince onun getirdiği giysilerin rengini değiştiren pislik ortadan yok olmuş,
giysilerim öz rengine yani nura dönüşmüştü. Sola dönen karartılar içinde minik
bir güneş gibi ışıl, ışıl parlıyordum.
…………………….
BÖLÜM -2
Sağa kıvrılan yol ne kadar aydınlık ve
genişse, sola kıvrılan yol o kadar karanlık, puslu ve dardı. Ürküntülü duygular
uyandıran karanlıklara doğru; kocaman, dişsiz bir ağız gibi açılmış, derin bir
yarığa, çatlağa benzeyen; kıvrım, kıvrım uzayıp giden taşlı bir yoldan, dar bir
geçitten; sisleri, pis kokulu dumanları yara, yara ilerliyorduk.
………………………..
Pek belli olmuyordu ama sanki yol hafif bir
meyille aşağıya, devasa bir çukura doğru döne, döne iniyor gibiydi.
……………………
Yöre, acayip görünümlü iri kayalar, minik
tepelerle doluydu. Yol yine daracıktı; kayalar, tepeler arasında kıvrım, kıvrım
uzayıp gidiyordu. Bu iri kayaların aralarında, daracık çevrenin loşluğunda
kararıp aydınlanan tepelerin zirvelerinde ya da yamaçlarında çiçekleri ve
meyveleri olmayan bazı bodur ağaçlar vardı.
………………………….
Onlardan
birine yaklaşarak selam verdim ve:
-Ey
cehennemden azat olmuş olanların arasında olan fakat mutsuz olduğunu zannettiğim
kişi dedim. Diğer kardeşlerinin yüzleri için, için; içleri serinleten bir
sevincin nurlu aleviyle tutuşup aydınlanmış olduğu halde ben yüzünü sanki
tasalıymış gibi asık, karanlık ve üzgün görüyorum. Bu da benim dikkatimi ve
merakımı celp etti. Bu hâlinin nedenini bana söyler misin?
Bu soruyu
sorduğum kişi yüzüme baktı. Yüzünde ve gözlerinde bir acının ve içten bir
pişmanlığın derin izleri vardı.
Bu
sözlerim ve sorum içinde bir yarayı deşelemiş gibi:
-Ahhh!
Dedi. Ahhh! Hiç sorma. Bendeki öyle bir dert ki bunun umarı sende yoktur. Onun
çaresi sabırda ve Rabbimdedir. Sen
bana bunu hiç sorma.
……………………………
O ateşten top ara sıra yuvasından çıkıp
gökyüzünde geziniyor, her yeri göz kamaştırıcı çiğ bir ışıkla dolduruyor,
başımızdan aşağı patır, patır bazı cisimler dökülüyordu.
…………………………..
-Şüphesiz
ki Rabbimin hikmetinden sual edilmez
dedim. Görüp, fark ettiğimin dehşetli şaşkınlığının büyüklüğü muhakkak ki
yaratılışımdaki zaafımdandır. Bunu hiç beklememiş, ummamış olmam içimi ezen bu
duygularımı daha da artırıyor, daha da güçlendirip, ağırlaştırıyor. Bunu
olmamış, gördüklerimi görmemiş olmayı dilerdim.
Cehenneme
doğru uzanıp giden bu yoldaki günahkâr insancıklardan çoğunun kadınlar olduklarını
görüyorum. Halbuki onlar bizlerin; elleri öpülesi annelerimiz, hayatlarımıza
renk ve mânâ katan, bizlere evlatlar veren baş tacı eşlerimiz, reyhan kokulu
kız çocuklarımız, bacılarımız ve din kardeşlerimizdir.
……………………………..
Bir ara
başını çevirip, bulunduğum yere baktı. Bakışlarında çokça gıpta, merak ve bazı
sorular gördüm.
Yanına
yaklaşarak selam verdikten sonra:
-Ey bu
günahlardan arınma yolunun ihtiyar yolcusu dedim. Bana dönük bakışlarında çokça
gıpta, merak ve bazı soruların ışıklarını gördüm. Zannederim benimle konuşmak,
bazı sorular sormak istiyorsun.
Yüzüme
tekrar bakarak:
-Evet
dedi. Yüzünde diğer yöne giden mutlu insanların nurlu pırıltısı, sırtında
temizliğin simgesi o ak giysi var. Ayrıca sırtında yükünde yok. Fa- kat yine de
bu ateş çukuruna giden yol üzerindesin. Gıptam özelliklerine, merakımsa burada
oluşunun nedenlerinedir. Sorularımda bu minval üzerinedir.
-Evet
haklısın dedim. Yol ayrımına kadar bende senin gibi yükünü güçlükle taşıyan
günahkâr bir kuldum da Rabbimin af
ve mağfiretine sığındım. Rabbimde
beni affetti. Sırtımdaki yükü indirdi. Gönlümdeki kibri, yüzümdeki kiri,
alnımdaki lekeyi sildi.
Bu
günahlardan arınma yolunun ihtiyar ve bahtsız yolcusunun gözlerindeki ifadelere
güçlü bir şaşkınlıkta karıştı.
……………………
İlmimin
beni her türlü eksikliklerden, kusurlardan koruyacağını, tek nasihat edici, tek
yol göstericinin ben olduğumu, ilmimin bana bu hakkı verdiğini sanırdım. Fakat
faydasız ve sapkın ilmin sırtlardaki yükleri ağırlaştırmadan başka bir
neticesinin olmadığını da görüyorum.
Ey Rabbimin mağfiretine ermiş nurlu kişi!
Gördüğün
gibi, kibirle dik duran mağrur başımı ve herkesi yukardan bakan gurur dolu
bakışlarımı pişmanlık ve nedametle ayaklarıma doğru eğiyor, ayaklarımın altına
alıyor ve onları çiğniyorum.
Gurur ve
kibrimi kirli bir elbise gibi benliğimden çıkarıyor, kişiliğimdeki bir pislik
gibi fırlatıp, atıyorum. Nefsimi layık oldukları yere, ayaklarımın altına
alıyorum.
………………………………
Bu günahlardan
temizlenme yolunda kervan ağır, ağır ilerliyordu. Yürekleri burkan, gözleri
yuvalarından fırlatıp, pörtleten dehşetli yerlerden geçiyorduk.
…………………………………
Ara sıra
rastladığımız pis kokulu bataklıklar daha da çoğalmıştı. İçten içe kaynayan,
içinde pis bir şeyler pişen kocaman kazanlar gibi köpürüp fokurduyorlar, sanki
altlarındaki ateş birden harlatılıvermiş gibi kaynaması çoğalıyor, içindekiler
taşıyor, bir kısmını üzerimize fırlatıyor, sıçratıyorlardı.
…………………………..
Bütün
kervan gibi bende öylece dehşet içinde donup kalmıştım. Bu uğursuz ormanların
derinliklerinde miteolojilerin derinliklerinden kopup gelmiş gibi bazı iri
cüsseli vahşi hayvanların yaşadığını bu aralarda öğrendim. Nitekim ormanların
içlerine doğru ilerledikçe ulumalar, kükremeler daha güçlendi, daha da arttı.
………………………….
İlerlemeye
çalıştığımız bu dar yol iyice sarplaşmış ve dikleşmişti. Ayaklarımızın
altındaki kayalar, taşlar jilet gibi keskinleşmişti. Her adım atışımızda bir
yerlerimizi kesiyor, kanatıyordu. Bir dağa tırmanır gibi döne, döne, zikzaklar
çizerek tırmanıyorduk. Etrafımıza çepeçevre kuşatmış bin bir çeşit bitkiler
arasından ve onların meydana getirdiği bitmek, tükenmek bilmeyen dehlizlerden,
tünellerden geçiyorduk.
……………………………….
Kapı
kanadı dışa doğru olabildiğince açılmıştı. Kapı, bu görkemli, devasa duvarın
heybetiyle karşıt teşkil edecek, yadırganacak kadar dar ve küçüktü. Üzerinde:
-Burası şanı yüce Allah’ın (c.c.) kahhar sıfatlarının tecelligâhıdır.
Yüreklerin ağızlara geldiği, ümitlerin ümitsizliğe dönüştüğü; ölümün, yok
edilmenin özlenildiği yerdir. Burası kötü huylular içindir. Cehennem cebbar ve
mütekebbirlerin yurdudur. Burası Rabbimin azabının tecelli yeridir. Rabbim
zalim ve mütekebbirlerden burada intikam alır yazılıydı.
……………………………….
Biz
Gaffar’la bunları konuşurken cehennemin dışa açılan kapısından uzun boylu, iri
cüsseli, uzun ve siyah saçları başının tam orta yerinden ayrılıp iki yana
salınmış bir kişi çıktı ve yanımıza geldi.
………………………..
Muhlis ile
Gaffar’ı uğurladıktan sonra Malik, ardına kadar açık duran cehennemin kapı
kanatlarını göstererek:
-O çok
merak ederek görmek istediğin tecelligâhın girişi burasıdır dedi. Ne zaman
istersen girebilir; istediğin yerlerini gezip görebilirsin. Rabbimin izin ve rahmetiyle tek kılına
dahi zarar gelmeyecektir.
……………………..
Başımı
kaldırıp; bu puslu ve alevli ortamın bir aydınlatıp, bir kararttığı, yalımların
oynak rengiyle boyanmış gökyüzüne baktım. Ve burada bir gerçeği fark edince
şaşkınlığım ve hayranlığım bir kat daha arttı.
-Aman ya
Rabbi! Diye bağırdım. Yolculuğumuza ilk başladığında gördüğüm aya benzeyen şey
meğerse cehennemin gökyüzüne vuran aksiymiş.
……………………………
Sanki çok
yüksek bir yerden uçsuz bucaksız, rengarenk kaynayan dev bir kazanı; kıpır, kıpır
kıpırdayan; canlı ve oynak, sislerin dumanların, bulutların ve yalımların
arasında yitip gitmiş bir ummanı bakar gibiydim.
Duvarın
cehennemi kucaklayıp, kavis yaparak kaybolup gitmesi, onu; üst tarafından kesik
dev bir yarım küreye, ya da alta doğru daralan yuvarlak ağızlı çok derin bir
kuyuya benzetiyor, bunu düşündürüyordu.
…………………………
Bu dev
meşaleden fışkıran alevler bütün gökyüzünü örtmüştü ve onu kendi oynak rengine
boyamıştı. Ve sanki ben bu tüten, buğulanan dev meşalenin alev kutusunun dış
kenarında minik bir karınca, ya da ak bir toz zerresiydim, şaşkın ve hayran
öylece bakakalmıştım.
………………………….
Sürâdik’in kenarına varınca iyice
yanaştım. Önce, çok yükseklerden engin bir denize bakar gibi bir hisse
kapıldım, bir parçada başım döndü.
Önümde
uzanan öylesine büyük ve görkemliydi ki bakışlarıma sığmıyor, başımı sağa sola
çevirmek, gözlerimi üzerinde gezdirmek zorunda kalıyordum. Fakat sonra
gözlerime öyle bir meleke geldi ki bakışlarıma sığmayan bu yerler sığmaya, onu
bir bütün olarak görmeye başladım. Sanki çok yüksek bir yere çıkarılmıştım da
oradan her yeri kuş bakışı görebiliyordum.
………………………..
Bakışlarıma güçlükle sığacak kadar uzak, fakat ihsan edilen melekeyle
net olarak görebildiğim bu devasa kazanın merkezi ya da ortası olabilecek bir
yerinde, kalın bir çizgi halinde; pembe, kızıl ve mavi renklerin iç içe
geçtiği, derinliklerine bakıldıkça renkten renge giren, menevişlenen, gözleri
kamaştıracak kadar parlak bir şey vardı. Bunun ateşin özü olduğunu anlamam için
oralara kadar uzanan; içindekileri köpürterek fışkırtan, gökyüzünü yalayan
devasa alev dillerini görmem yeterliydi.
………………………….
Karınca
katarları gibi sıralar halinde bekleşen insancıkların yükleri sırtlarında
sırayla girdikleri bu minik kapıdan içeriye bende girdim. Yoldaşımda yanımdaydı
ve gayet rahat görünüyordu. Kapı ve onun açıldığı dehliz mi büyümüştü yoksa biz
mi küçülmüştük? Merakla hem yoldaşımı, hem de etrafı inceliyor, bu sorunun
yanıtını arıyor fakat bulamıyordum. Muhakkak ki bu da aklıma sığmayan, yol
boyunca sık, sık görüp, rastladığım garipliklerden biri olmalıydı. Bir kere
daha ne kadar aciz ve güçsüz olduğumu anladım.
……………………
İçinde
ilerlediğimiz dehlizin derinliklerinden homurtulara, tıslamalara, kükremelere,
ciyaklamalara benzeyen bazı esrarengiz seslerin geldiği pek çok kollara
ayrılması ve bu kolların denetlenemeyecek kadar çok olması hemen dikkatimi
çekti. Bu günah yolu üzerinde ilerlemeye çalışan günahkârlardan en azından bir
kısmı bu yollara, dehlizlere kaçıp gizlenebilir, kendilerine bekleyen akıbetten
kurtulmaya çalışabilirlerdi.
………………….
Bir
labirentten farksız bu dehlizlerde ilerledikçe uzaktan uzağa duyduğum
ulumalara, tıslamalara, ciyaklamalara benzeyen o garip seslerde güçlenmeye
başlamıştı. Günahkârlar grubu bu sesleri duydukça bir an oldukları yerde donup
kalıyorlar, derinden gelen bu ürkünç sesleri dehşet içinde dinliyorlardı.
……………………
Çılgın bir
ateşin köpürdüğü devasa bir fırının içine doğru mu gidiyorduk? Ellerinde
tırpanlara benzeyen mızraklarıyla; uzun kuyruklu, vücutları kıllı, başlarında
minik boynuzlar bulunan çirkin yüzlü zebaniler; sessizce yürüyen, boynu bükük
bir mazlumlukla kaderlerine teslim olmuş gibi görünen şu günahkârları bir, bir
tutup bu amansız fırına mı atacaklardı? Uzaktan uzağa sislerin, buğuların
ardında görünen oynak ışıltılar o azgın alevlerin yalımları mıydı?
……………………..
BÖLÜM-3-
CEHENNEM
Delik
yaklaştıkça büyüdü. Uzaktan uzağa duyduğum bir kasırgaya benzeyen uğultu daha
güçlendi, bir kat daha çoğaldı. Bütün günahkârlar gibi ben de ara sıra
duraklıyor, duyduklarımıza kulak kabartıyor, bir anlam vermeye çalışıyordum.
Gözlerimiz yuvalarından fırlamış, benzimiz solmuştu. Kalbimiz korku ve
heyecandan deliler gibi atıyordu. Korkunç, dehşet verici imgeler hayallerimize
üşüşmüştü. Sanki kapağı açık, içinde fırtınalar esen, çılgın alevlerin
gezindiği bir fırına yaklaşıyor gibiydik. Daha doğrusu ben öyle zannediyordum.
………………..
Günahkârlar hep bir ağızdan:
-Şu sürülüp götürüldüğümüz yer ne kötüdür.
Orası elin, ayağın, bütün uzuvların sökülüp çıkarıldığı, günahların karşılığının
verildiği yerdir. Orası günahkârları; gel, bana doğru gel diye çağırır da kimse
gitmezlik edemez diye bağrışıyorlardı.
…………………………
Bu insan
katarlarında bulunanlardan bazıları:
-Burası Şeol’dur. Burası; Allah’ın (c.c.)
lânetlediği, unutulmaya mahkum ettiği kişilerin uğursuz vatanıdır. Burası
doymaz ve her zaman yeni kurbanlar ister. Buraya girenler bir daha çıkamazlar
diye bağrışıyorlar, girmek istemiyorlar; fakat itile, kakıla girmek zorunda
bırakılıyorlardı.
………………………
Bu insan
katarlarında bulunanlardan bazıları:
-Burası Şeol’dur. Burası; Allah’ın (c.c.)
lânetlediği, unutulmaya mahkum ettiği kişilerin uğursuz vatanıdır. Burası
doymaz ve her zaman yeni kurbanlar ister. Buraya girenler bir daha çıkamazlar
diye bağrışıyorlar, girmek istemiyorlar; fakat itile, kakıla girmek zorunda
bırakılıyorlardı.
…………………….
O kocaman
deliğe benzeyen kapı evrenler kadar büyük ve geniş; yer, yer garip görünüşlü
kayaların, minik tepelerin olduğu garip bir yere açıldı. Ufukları doldurup
taşan, güneşin iyice yaklaşıp kavurduğu, kaktüse benzeyen acayip görünüşlü bir
kaç ağaçtan başka bir şeyin yetişmediği taşlık, yamru yumru bir çöle
benziyordu. Tam ardımızda kalan ve Malik’in Sürâdik diye tanımladığı devasa duvar bu garip ve ilginç dünyayı
çepeçevre kuşatıyordu.
…………………………….
Malik:
-Güzel
huylardan; nefse en güç gelenini, uygulamasının en zorunu, en güzelini ve
hasenesi en bol olanını hatırla dedi.
Bunu
anımsamam, bir soruyu andıran bu isteğin yanıtını bulabilmem için iyice
düşünmem, araştırmam, aklımda olanları irdelemem gerekiyordu.
Ancak bir
müddet geçtikten sonra cevap verebildim.
-Bu
dediğin; kötülük yapanı affederek, iyilikte bulunmak olmalı dedim.
-Evet!
İnsanoğluna uygulaması en zor gelen iyi huylardan birisi dediğinse, diğeri de;
nefsinin aleyhine olduğunu bile, bile doğruyu söylemektir. Bu iki iyi huyda
nefsi, dolaysıyla Şeytan’ı ayaklar altına alma vardır.
………………………….
Şüphesiz
ki günahkârlar içinde en kötüleri şer yönünden amel defterleri açık kalmış
olanlardır. Onların günah yükleri artar durur. Öyle ki, ebediyete kadar azap
çekseler bile kimileri borçlarını yine de ödeyemezler. Her şeyin sonunda
cehennem dürülüp, toplanırken o da onları kendine mal edecek, sonsuza kadar
orada kalacaklardır.
…………………….
Bu taşlık,
çorak ve susuz bir çöle benzeyen yerde sisleri, buğuları yara, yara
ilerliyorduk. Daha önce gelen günahkârlar gruplar oluşturmuşlar, çeşitli
yerlerde konuşlanmışlardı. Bu gruplar bir kaç kişilik olduğu gibi, binlerle
ifade bulunanları da vardı. Ezanlar okunuyor, çanlar, davullar çalınıyordu.
Ezanlar okunmasıyla çanların davulların bir arada çalınmasını yadırgadım. Bunun
için böyle olduğunu Malik’e sordum.
…………………..
Malik
gülümseyerek:
-Alçak
gönüllülük muhakkak ki insanları yüceltir dedi. Bu hasleti sen de bolca
görüyorum. İnşallah Rabbim diğerleriyle beraber bu güzel
huyunu da mükâfatlandırır. Fakat kendini olduğundan daha aşağı olarak da görme.
Bu zelilliği getirir.
…………………….
Şaşkınlık
içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken Malik elimden tutup beni biraz
ilerimizde bir kaya gurubunun oluşturduğu yüksekçe bir yerde bulunan bir oyuğa
doğru sürükledi. Bu oyuğa yeni girmiştik ki şiddetli ve kavurucu bir rüzgar
esmeye, her yeri alt üst etmeye başladı. Bu rüzgar öyle sıcaktı ki günahkârların
derilerini kavlıyor, üzerlerinden soyup atıyordu. Daha önce gördüğüm kara
bulutlarda yoğunlaşıp toplanmış, siyah bir şemsiye gibi üzerimizi tamamen
örtmüştü.
………………………….
Yağmur önce
hafifleyip sonra kesilince Malik yana doğru kayarak görüş alanımı açtı. Garip
bir şekilde hışırdayan, tüten koyu gri bir sıvı dört bir yanımızda akıp
gidiyor, içlerine günahkârların sığındığı kimi oyuklara, mağaralara
dolduruyordu. Bu oyuklardan, mağaralardan insanın kanını donduran feryatlar,
çığlıklar yükseliyordu.
………………………….
Bazı
tanıdık simalar görmeyi başarabildim. Oldukça çoktular. Onların çokluğuyla
şaşırıp dururken hiç beklemediğim, ummadığım birisiyle de karşılaşıverdim.
Evet..İçlerinde öyle birisi daha vardı ki….
………………………
Bu
duygular fırtınası öylesine güçlüydü ki, aklım ve onun denetçisi durumunda olan
iradem oldukça zorlandı. Fakat duyguların fırtınasına bırakmayacak kadar
kendimi kontrol edebiliyordum. İçimdeki iman denen o ilâhi meşale ve onun
aydınlattığı vicdanım beni yanlış yollara, yönlere sapmaktan alıkoyuyor, beni
daima doğru yola yönlendiriyordu. Her şeye rağmen zihnimde ve vicdanımda
şekillenen bazı sorulara doğru yanıtlar arıyordum.
………………………
Yoldaşım
soru sormama gerek göremeden:
-Şu
gördüğün rahmet, duası makbul bir kulun duasının sonucudur. Şu gördüğün
günahkârlar böyle bir duayı bekler dururlar da bazen seneler gelir geçer dua
eden bulunmaz. Şu gördüklerinle duanın gücünü ve faziletini daha iyi anlamış
olmalısın dedi.
…………………….
BÖLÜM-4-
-SAÎR-
Uzun bir
yolculuktan sonra geldiğimiz yer, çok derin ve dik bir uçurumun en tepesine,
zirvesine benziyordu. Gerçekte geldiğimiz yer dik açıyla aşağılara; sislerin,
bulutların içlerine doğru inen derin bir çukurun uçuruma benzeyen başlangıç
noktası, en üst yeri, zirvesiydi. Tıpkı cehennemin etrafını çeviren o devasa
duvarın üzerinden seyrettiğim gibi, buradan da önümde uzananları Rabbimin bana bahşettiği göz
keskinliğiyle kuşbakışı görebiliyordum.
……………………
-İnsanlar
genelde nefislerine uyarlar. Onun sundukları lezzetleri ön plana alırlar,
mümkün olduğunca çok lezzet ve tat almaya bakarlar. Onlardan bir kısmı:
“-Biz bu dünyaya tekrar gelici değiliz.
Nefsimizin sundukları da çok tatlı ve çekicidir. Hele biraz daha yaşımız
geçsin, nefsimizin sunduğu zevkleri biraz daha yaşayalım, biraz daha kanıp
doyalım. Şu geçici dünyadan ve nefsimizin getirdiklerinden yeterince lezzet ve
tat alalım. Yaşımız kemale erip, nefsimiz yeterince doyup körlenince; tövbe
eder, Rabbimizin emrettiklerini o zaman yerine getiririz. Şüphesiz ki Rabbimiz
rahman ve rahim olup, merhamet sahibi ve çok affedicidir. Bu ara yaptığımız günahları
da affeder” derler.
……………………
Beraberce
Malik’in gösterdiği yere doğru ilerledik. Uzaktan, bir çukura girer gibi
günahkâr insanların ağır, ağır kayboluyor göründükleri yer; bulunduğumuz sarp
ve yalçın uçurumdan döne, döne inen, kimi yerlerinden pis kokulu sıvıların
aktığı taşlı, daracık bir yoldu. Bu taşlı fakat kaygan yolda insancıklar
katarlar halinde titreyerek, yalpalayarak iniyorlar, sırtlarındaki ağır yükleri
taşımaya çalışıyorlardı.
………………….
Günler,
haftalar, aylar belki de yıllar süren uzun bir yolculuktan sonra kendimizi bataklığa
benzeyen; sisler, bulutlar, dumanlar arasında kaybolmuş bir yerde bulduk. Her
yeri koyu bir sis ve ağır kokulu bir duman kaplamıştı. Göz gözü görmüyordu.
Yüreklerimizi ürpertiler veren, insancıkları korkuların uçurumlarına atan,
uzaktan uzağa kaynayan bir şeylerin fokurtusunu, homurtusunu duyuyorduk.
Sıcaklık bir kat daha artmıştı. Öyle ki, geldiğimiz yer buraya göre bir yayla
havası kadar serindi.
………………….
Her halde
biliyor olmalısın. Hayvanlara eziyet etmek, onlara azap vermek en büyük günahlardan
biridir. Nice insanlar sadece bunun yüzünden şu anda cehennemin en azgın, en
kızgın yerlerinde yanmakta, cezalarını çekmektedirler.
-Anlıyorum
dedim. Rabbime hamdolsun. Şüphesiz ki Onun
adaleti bir nebze bile şaşmaz. Her işinde bin bir hikmetler vardır.
İzin
verirsen bir şey daha sormak istiyorum. Yabani hayvanlar gibi bizlerden
kaçışan, görünmek istenmeyen bura sakinlerinin rızkları nedir? Onlar ne yer, ne
içerler?
……………………..