Ana Sayfa

Kitaplarım

İletişim

 

 

     Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görecektir.

     Kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu da görecektir.

     Rabbin katında en küçük bir iyilik ya da kötülük zerresi dahi heba olmaz. Muhakkak karşılığı verilir.                                         

                                                                            (Zilzal  7-8)

 

 

 

 

        MERHAMET                   

 

 

 

                                   ROMAN

 

 

 

                       Hüdai ÇAKMAK

  

 

 

 

 

 

 

 

Her hakkı mahfuzdur. İzinsiz alıntı yapılamaz.

 

 

Hüdai ÇAKMAK

Tlf. 0258 261 35 93

GSM 0554 223 14 25

 

Web sitemiz

www.hudaicakmak.net

 

E.Mail adresimiz

yazar@hudaicakmak.net

 

 

 

                              ISBN=978-975-01171-2-1                                    

                                        MAYIS 2007

 

                                    Kapak:Erdi TAŞ      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

 

 

1-Yerküre o müthiş depremle sarsıldığı,

 

2-Yeryüzü ağırlıklarını çıkarıp attığı,

 

3-Ve insanlar:”Ne oluyor?” Diye sordukları zaman.

 

4/5-Onlar, Rabbin izniyle haberlerini anlatır da anlatırlar…

 

6-O gün insanlar dağınık gruplar halinde çıkıp, gelirler de.

 

7-Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görecektir.

 

8-Kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu da görecektir.

  Rabbin katında en küçük bir iyilik ya da kötülük zerresi dahi heba olmaz. Muhakkak karşılığı verilir.                                         

 

                                            (Zilzal suresi)

                                            BÖLÜM-1

 

      Başımdan geçen bu oldukça ağlatılı ve o kadar da ilginç olayı gerektiği gibi anlatabilmem için bundan dört sene öncesinden başlamam gerekiyor.

      O gün, oldukça uzun ve tekdüze sayılabilecek hayatımın her hangi günlerinden biri gibiydi. Ve ben o günün hayatımın en önemli dönüm noktalarından birine gebe olduğunu henüz bilmiyordum. Gerçi; fırtınaları önceden haber veren bulutlar gibi, böyle bir değişimin güçlü işaretleri aylar öncesinden vardı ve kulaklarıma çoktan kar suyu kaçmıştı ama; bunun o güne rastladığını, bu sıcak; pırıl, pırıl bir ışık yağmurunda yunup yıkanan, gerçekte çok mutlu olmam gereken bu güzel yaz gününün hayatımın en büyük dönüm noktalarından biri olacağından henüz haberim yoktu.

 ……………………

      Bir an, havı dökülmüş yerleri iri siyah lekeler halinde görünen yaşlı ve yorgun aynadaki aksime baktım. En az bu ayna kadar yorgun ve ihtiyar bir adam bana gülümsedi. Bu; bir sevinci ya da mutluluğu ifade eden sıcak ve aydınlık değil de, daha çok bir hayal kırıklığıyla yüklü; bezgin, yorgun ve soğuk bir gülümsemeydi. 

 …………………..

      Artık feri kaçmaya yüz tutmuş, gençliğin o ateşîn, canlı parlaklığından yoksun; yorgun ve bezgin bakışlı gözlerimin güçlükle parladığı göz çukurlarım derinleşip, dayak yemiş gibi morarmış, altlarından köşeli yanaklarıma doğru sarkan minik torbacıklar, yüzümde de tazeliğin o lâtif çizgilerinin yerine, ustura yarası izlerine benzeyen derin yarıklar oluşturmuştu.

………………..

      Muhakkak ki bu ağacın meyveleri; okullarda öğretilemeyen, ancak uzun yıllar çalışmayla elde edilebilen tecrübe denen cevherlerdi. Kendimi bu cevherlerle bezenmiş, taçlanmış, ziynetlenmiş görüyor, bu yüzden kendimi olduğumdan daha büyük, daha değerli buluyordum.

………………….

      Sokağımız oldukça uzun sayılırdı ve buna paralel bir dere yatağı vardı. İki geçesi beton duvarlarla pekiştirilmiş bu dere yatağı oldukça geniş ve derindi. Yağmur mevsimlerinde hırçın, gömgök bir su akar, gerilerde bulduğu ne kadar çerçöp varsa sürer getirirdi.

      Mevsimi bitip de yağmurlar kesilince bu hırçın su miskinleşir, ihtiyarlayıp güçlükle akar duruma gelir, sonrada tamamen kesilirdi. Sağdan soldan sürükleyerek getirdiği çerçöpler öbek, öbek kurur, sokağımızın kendine özel kokusuna bu kurumuş çerçöp kokuları da karışırdı.

……………………

      Fakat bu ağaççık ne yapar eder, bir daha ki seneye kadar yaralarını sarıp onarır, toparlanmaya çalışır, büyük bir azim göstererek yine meyveye durmaya başarırdı.

      Onu öyle perişan gördükçe sanki bir insanmış gibi acırdım. Ve garip bir şekilde onu kendime benzetirdim. Bir bakıma bu ağaççıkta benimle aynı kaderi paylaşmakta, benim gibi sömürülmekte, benim gibi ağır, ağır ihtiyarlamaktaydı. Belki de onu kendime benzetişim bu yüzdendi. Bir bakıma biz ikimiz birer kader arkadaşı gibiydik.

………………………..

      Yine her zamanki gibi şirketin emektar gece bekçisi Hamdi efendi giriş kapısının hemen yanındaki kendine mahsus minik kulübesindeydi. Yine her zamanki gibi sinekkaydı tıraş olmuştu. İri üst dudaklarını kalın, siyah bıyıkların süslediği, bir tencere gibi yusyuvarlak başındaki askerlerinkine benzeyen koyu yeşil renk bir şapkanın gölgelediği yüzünde, gözleri sevecen ve yumuşak ışıklarla parlıyordu.

………………………

      Bu beş katlı büyük binanın iki girişi vardı. Bunlardan birisi ön tarafta büyük, boydan boya camla kaplı bir kapıydı. Başmüdürümüzle, müdürler ve şefler bu büyük kapıyı kullanırlar, buradan girip, çıkarlardı. Bizler, yani rütbe ve makam sahibi olmayanlarsa özel yapılmış bu arka kapıyı kullanırdık. Bir bakıma protokol yönünden ayrıcalıklar hemen girişte, kapıda başlar ve bütün binada kademe, kademe devam ederdi.

………………………

      Müdürümüz ara sıra bizleri bu salonda toplar, görevin kutsiyetinden bahseder, liyakatli çalışmalarımızın muhakkak değerlendirileceğini, fazlasıyla karşılık göreceğini söyler, çalışmaya teşvik ederdi. Bir bakıma; masamın loş bir köşeden alınıp, daha aydınlık, daha havadar bir yere götürülmesini; uzun seneler süren özverili çalışmamın bir ödülü olduğunu, bu ödülü benim için bizzat müdürümün düşünüp, verdiğini zannederdim. Bu da gururumu okşar, beni sevindirirdi.

………………….

      Bana göre müdürüm bu davranışıyla diğer ödüllerden ayrı olarak beni beğendiğini ve değer verdiğini göstermiş oluyordu. Daha doğru bir ifade ile bunun böyle olduğunu zannediyordum. Belki de ilerde duyacağım hayal kırıklığının en büyük nedenlerinden biri de buydu.

……………………

      Müdürümüz gerçekte iyi bir insandı ama özel durumlarla işi ayrı tutar, iş yerinde personelle arasında belirli bir mesafenin konulmasını, bu mesafenin korunmasını özel bir itina gösterirdi. Ona göre personele gereğinden fazla yakınlaşmak; haşır, neşir olmak iş yerinin disiplinini bozabilirdi. Kendine değil de, makamına saygı gösterilmesini ister ve bekler, bu konuda çok titiz davranırdı.

      Geldiğinde ayağa kalkmak, rastlaştığımızda bir kenara çekilerek yol vermek, ceket düğmesi ilikli de olsa kapatır gibi yapmak, odasına girerken kapısını tıklatmak ve gir demeden içeri girmemek, yanına girerken tıraşlı, kravatlı ve takım elbiseli olmak bunlardan bazılarıydı.

……………………..

      Heyecanımın geçmesi, en azından kalbimin bir parça yatışmasını sağlamak için masamda bir şeylerle uğraşıyormuş, gitmek için hazırlık yapıyormuş gibi davranarak biraz oyalandıktan sonra müdür beyin odasına çıkan dar holde ilerlemeye başladım. Kalbim yatışmak bir yana, daha da hızlı çarpmaya başlamıştı. Korkuyla karışık bir heyecan kalbimi hızlandırmış, nefesimi sıklaştırmış ve bütün vücudumu incecik bir ter bastırmıştı.

……………………

      Müdürümüz geldiğimin farkına varmamış, ya da beni duymamış, unutmuş gibi önündeki bir kâğıdı okumakla meşguldü. Her zamanki gibi son derece soğukkanlı görünüyordu ama yine de aklının okuduğu kâğıttan çok bir başka yöndeymiş gibi hafifçe dalgın ve düşünceliydi.

……………………….

      Kısa boyu, yusyuvarlak vücudu oturduğu büyük koltukla karşıttı ama o, en küçük tevazu, hoşgörü tanımayan sert kişiliğinin yarattığı otoriteyle sanki minik vücudunu büyütür, koltuğuna rahatça doldurmasını sağlardı. Onu koltuğunda azametle; dolu, dolu otururken gördükçe bu adam anasından müdür olarak doğmuş diye düşünmekten kendimi alamazdım. 

…………………..

      Belki de bu davranışını riyakârlık olarak nitelemek mümkündü ama gerçekte son derece içtendi. Müdürüme göre şirket velinimetti. O her şeyin üzerindeydi, adeta kutsal, erişilmez bir makamdaydı. O buna inanıyordu. Bu nedenle şirketin menfaatine olan her şey yüzünü güldürür, onu sevindirirdi. 

……………………

      Müdürüm heyecanımı ve nedenini fark etmiş gibi yüzüme anlayışla baktı. İlgiyle yüzümü inceledi. Sonra söyleyeceklerini toparlamak ister gibi bakışlarını yüzümden ayırarak, gözlerini odasında şöyle bir gezdirdi.

      Gırtlağını temizledikten ve söyleyeceklerini toparladıktan sonra gözlerini yine yüzüme dikti. Bakışlarındaki o çelik pırıltısı gitmiş, yerine bir parça acımaya benzeyen yumuşacık bir ışık demet gelip oturmuştu. Bu ifadedeki insancıl duyguyu, bu duygudaki sıcaklığı hemen algıladım.

………………………

      Yüzüne babacan, sevimli bir ifade vermeye çalışarak devam etti.

      -Bunun bir nöbet devri olduğunu her halde biliyor olmalısınız. Artık yerlerimizi daha genç, daha aktif arkadaşlara bırakmamız, onların önlerini açmamız gerekiyor.

…………………..

      Ne yazıldığını ezbere bildiğim halde şaşkın gözlerle tekrar, tekrar okudum. Ve ilk hayal kırıklığını bu arada yaşadım. Bu hayal kırıklığı son derece yıkıcı oldu.

      Bunun en büyük nedenlerinden biri şüphesiz ki bir an müdürümün gözlerinden yanıp söndüğünü gördüğüm sevinç ışıklarıydı. Bu ışıklar, müdürümün şirketten ayrılıp gitmemi üzülmek bir yana sevindiğini öylesine bariz anlatıyordu ki bu açıklık, içimde harlamak üzere olan yangına benzin dökmüş gibi bir etki yapıyordu.

…………………………

      O an için; bir değerim olduğunu, eskiyip bozulan bir makine ya da bir paçavra gibi atılıvermediğimi inanmaya ve bu inancımı gösterip, ispatlayan minicik bir işarete o kadar çok ihtiyacım vardı ki, bir ümitle bu sorunun yanıtını bulmaya çalıştım.

…………………………

      Ben, hayatını küçük şeylerle doldurup, doyuma ulaşan, küçük şeylerle mutlu olabilen basit bir insandım. Buradaki işim hayatımın büyük bir bölümünü dolduruyordu. Burası ve buradaki işim hayatımın ve mutluluğumun büyük bir bölümünü teşkil ediyorlardı ve çok değerliydiler. Onları kaybetmem hayatımın alt üst olması, mutluluk kaynaklarımdan birinin kaybolması, kuruması demekti.

………………………

      Bir müddet onları dolgun gözlerle uzaktan seyrettim. Hamdi efendinin şaşkın ve inanmaz gözleri, sözleri bittikten sonra etrafta dolanırken bana takıldı. Daha öncede gördüğüm o şaşkın ifade yine gözbebeklerine dolduruverdi. Duygularım onunkiyle özdeşti. O da benim duyduklarımla dolu doluydu. Bu adamcağızında en az benim kadar kendini dışlanmış, bir kenara fırlatılıp atılıvermiş gibi hissettiğinden emindim.

…………………………..

      Eşim beni karşısında böyle vakitsiz görünce önce şaşırdı, sonrada endişeyle yüzüme baktı. Ruhumdaki fırtınanın bazı izlerini görmüş olmalı ki endişesi bir kat artarak bakışları bir soruya dönüştü.

      Her şeye rağmen gülümsemeye çalışarak:

      -Kocan şu andan itibaren artık bir emekli dedim. 

…………………………..

      Önce ihtiyacım olmadığı halde tuvalete girip çıktım, bol ve soğuk suyla ellerimi, yüzümü yıkadım. Kurulanırken aynaya takılan gözlerim o mahut yüzle karşılaşıverdi.

      O hayal yüzüme bakıp, tebessüm ederek:

      -Ey kişi! Benimle daha ne zamana kadar dargın duracaksın? Diye sordu. Artık barışma zamanı gelmedi mi? Sen bensin, ben de senim. Bu gerçeği ne zaman anlayıp, kabul edeceksin?

      Artık ihtiyarlamasını öğren ve kendinle barış. Ben gerçeğim. Biliyorsun, gerçeklerle savaşılmaz. En akılcı yol onları olduğu gibi kabul edip barış yapmaktır.

…………………….

      Emekli oluşumun birinci günü eşim bana zamansız gelen bir misafir gibi davrandı. Son derece anlayışlı, nazik ve kibardı. Bir dediğimi iki etmiyor, etrafımda fır dönüyor, anormal denecek kadar ilgi gösteriyordu. Fakat bunun böyle devam edip, gitmesinin de imkânsız gibi bir şey olduğunu ayrımsıyordum.

………………………

      İlk bir kaç günü eşimle misafircilik oynayarak, birbirimize mutluluk ve sevgi dolu gülücükler göndererek, anlayışlı bakışlar fırlatarak geçirdik. Fakat sonuçta eşimin bizim dışımızdaki hayatını yaşamasını engel olan bir pranga olduğumun farkına vardık. Bu gerçek sözlerle değil de davranışlarla ifade buluyordu.

………………………..

      Yazdığım gibi, çok yakın olsalar da iki insanın gerçek anlamda birbirlerinin hayatlarını doldurmalarının pek mümkün olmadığı, her insanın kendi hayatını bizzat yaşaması gerektiği gerçeği, aşmamız çok zor olan; karlı, soğuk, yalçın kara dağlar gibi karşımıza dikilmişti.

…………………………

      Bu minik fakat tatsız olaylar mutlu dünyamızı sarsan güçlü depremlere neden oluyordu. Senelerden beri tatlı bir ahenk içinde yürüyüp giden mutluluğumuz tehlikeye girmişti. Bunun farkındaydım. Fakat bir türlü içine düştüğüm derin bir boşluğa benzeyen bu ruh durumundan kurtulamıyor, kendimi toparlayamıyordum.

………………….

      Kararlaştırdığımız gibi emekliliğimin ilk aylarında evden çıkıp gitmeye, evimize pek fazla uzak olmayan parka kadar yürümeye, arkadaşlar bularak hayatımı doldurmayı çalışmaya başladım. Fakat bu öyle konuşulduğu, düşünüldüğü kadar kolay bir iş değildi.

……………………

      Bir şeyler okuyarak hayatıma doldurma konusuna gelince gözlerim artık eski keskinliğini ve gücünü yetirmişti. Keskinliğini gözlüklerle telafi edebiliyordum ama gücü konusunda yapabileceğim pek fazla bir şey yoktu. Kitaplar kendilerine özgü o esrarengiz, ilginç ve güzel dünyalarına beni çekip alıyorlardı ve ben okuduklarımdan zevk duyuyordum ama bu kez bir kaç sayfa okuyunca gözlerim ağrımaya başlıyor, bu nedenle okuduğum kitabı bir kenara bırakmak zorunda kalıyordum.

……………………….

      Sabahleyin erken saatlerde evden çıkıyor, kısa bir yürüyüşten sonra arkadaşlarımla toplandığımız kahvehaneye gidiyor, geç vakitlere kadar oyun oynayarak vakit öldürüyordum.

      Fakat bunun benim için hiçte uygun olmadığını öğrenmem uzun sürmedi. Bir kaç ay sonra kahvehanelerden uzak durmaya bir bakıma mecbur kaldım. Bunun birinci nedeni, sağlığımın hızla bozulmasıydı. İkinci nedense sabahtan akşama kadar oturup, oyunlar oynamam nedeniyle vücudumun hızlıca genişleyip ağırlaşması, zayıf bacaklarımın bu ağır yükü taşımakta zorluk çekmeye başlamasıydı. Üçüncü nedense en az bu iki neden kadar önemliydi. Buralarda, kurt sürüsünün içine düşmüş bir kuzu durumuna düşmemdi.

……………………………

      Emekli oluktan sonra bir miktar emekli ikramiyesi almıştım. Bu paranın bir kısmını mevcut borçlarımızın ödenmesinde kullanmış, bir kısmını da çocuklarımızın okul masrafları için ayırmıştık. Kalan para ile kendimize bir ev almaya bu konuşmalarımız, tartışmalarımız sırasında karar verdik. Gerçi bu karar hemen o anlarda verilmiş değildi. Senelerden beri gerek benim, gerekse eşimin hayallerini güzel bir ev süslüyordu. O an ki durumumuz bu hayalimizi gerçekleştirmek için uygun değil gibi görünüyordu. Bunun nedeni şüphesiz ki okumakta olan çocuklarımızın durumunun henüz netlik kazanmamış olmasıydı. Çocuklarımızın tahsili her şeyden önemliydi. Her an yüklü bir paraya ihtiyaç duyabileceğimizi zannediyor, bu yüzden emekli ikramiyemi bir bankada mümkün olduğunca toplu tutmaya çalışıyorduk. Bu nedenle ev konusunda biraz beklemeyi uygun görmüştük. Fakat artık durum değişmişti. Çocuklarımız okullarının son sınıflarındaydılar ve durumları da gayet iyi görünüyordu. Bu da ev konusunda harekete geçme zamanının geldiğini düşündürüyordu. Hatta zaman geçmek, bir ev sahip olma konusunda hayatımızdaki belki de tek fırsatı kaçırmak üzereydik.

…………………………….

      Uzun araştırmalardan sonra nihayet bir dairede karar kılabildik. Burası çok katlı bir apartmanın beşinci katında küçük bir daireydi. Hayallerimdeki eve hiç benzemiyordu ama hiç olmazsa bu büyük şehrin gürültülü, pis atmosferinden uzaktı. Daha önemlisi bol, bol gezebileceğim, hayatımı doldurabileceğim yerlerle doluydu

………………………

     Evimizin teslim gününü sabırsızlıkla bekledik. Nihayet otuz bir mart günü komşularımızla, yakın dostlarımızla vedalaşarak bu küçük dairemize taşındık. Böylece hayatımın en büyük ikinci dönemi başlamış oluyordu.

……………………….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                        BÖLÜM-2

 

      Çoğu insanların hayatları her ne kadar düz bir çizgi gibi uzayıp gider görünürse de, bu hayatlarda bile minik zikzaklar, sert dönemeçler vardır. Genelde bu olayların nedenlerini, niçinlerini önceden kestirmemiz, sonuçlarını görmemiz mümkün olmaz. Şu andan sonraki anın nelere gebe olduğunu asla bilemeyiz. Her şey bizim cüzi irademiz dışında oluşur. Sonuçta, bizlerin Dünya denilen bu büyük sahnede sadece bir piyon, bir figürandan başka bir şey olmadığımızın farkına varırız.

……………………….

      Şehirden uzak bu siteye taşınmam hayatımın minik fakat en büyük etkiye neden olacak zikzaklarından sadece birisiydi.

      Her şeyden önce bu ev bize uğurlu gelmiş gibiydi. Bu siteye taşınmamızın altıncı ayında büyük oğlum okulundan mezun olarak geldi ve hemen iş buldu. Büyük oğlumu diğer oğlum takip etti. Buldukları işler başka, başka şehirlerdeydi ve ayrı kalmak zorunda kalmıştık ama telefonla konuşuyor, hafta sonları geliyorlar, bu sayede sık, sık buluşup görüşebiliyorduk.

………………………..

      Bakışlarımın uzanabildiği her yer genel de dikenli çalılarla, yaban kekikleriyle, dizlerime kadar gelen sarılı, mavili, morlu; şimdiye kadar görmediğim bin bir renk ve çeşitte çiçeklerle doluydu.

      Tepelerin el ele tutuşur gibi birbirleriyle yanaşıp oluşturduğu minik vadilerde; baharın örtüp, giyindirdiği bu yeşil mantolarda iri yamalar gibi duran koyu kahverengi, yeni sürülmüş tarlalar görünüyordu. Öğleye kadar, halay çeken çocuklar gibi görüp tanımladığım bu tepeler dizisinde geziniyor, kekik ve çiçek kokulu serin havasını zevkle ciğerlerime dolduruyordum.

…………………….

      Ancak şairlerin ya da sanatkârların duyabildiği bu renkli, hassas ve kırılgan fakat o nispetle doğurgan duygular hayalhanemin tam kapasiteyle çalışmasına; imgelerimde, en olmadık hayallerin oluşmasına neden oluyordu.

…………………………

      Bu dağ, bu dağ ailesinin babası olmalı diye düşünüyordum. Hemen önde, ondan daha küçük ve alçak, fakat yinede bütün doğu ve güney ufkunu kaplayan; hoş kavislerin, yuvarlakların bezeyip güzelleştirdiği diğer dağ ise tıpkı bir kadına benziyordu. Tıpkı kocası gibi o da bütün ufka sere serpe uzanıvermişti. Güney yönündeki bitim noktası ise bir kadın başına andırıyordu. Uzun zülüflere ya da taranıp omuzlara salınıvermiş uzun, siyah saçlara benzeyen karartılarda bulunduğum yerden tam olarak seçemediğim ormanların ağaçları olmalıydılar.

………………………….

      Güzelliği ve çekiciliğiyle üzerine takılı kalan gözlerim ısrarla bu iki tepe üzerinde gezindi. Bu gezintinin sonunda bu iki tepenin tek bir tepe olduğunu, onları birbirlerinden ayırıyormuş görünen yarığın gerçekte ayırmadığını, paslı teneke görümündeki tepeler dizisinin doğu ucunda gördüğüm ak bir çizgi halindeki toprak yolun girişi olduğunu ayrımsamam uzun sürmedi.

……………………..

      Evimin yakınlarındaki yerleri keşfetmem; adım, adım gezmem pek uzun sürmedi. Daha ilerlere doğru gitmek için içimde dayanılmaz bir arzu doğdu.

      Uzaklardan gördüğüm kanla yoğurulmuş gibi kıpkırmızı tepe ile tam ortasındaki yarıktan geçerek karşı tepelere, oradan da dağlara doğru tırmanan, ak bir çizgi halinde görünen yolun o an benim için dayanılmaz bir çekiciliği vardı. Muhtemel ki bu yol; hayallerimde yaşattığım; beyaz minareli, üç beş hanelik minik, şirin bir dağ köyüne ulaşıyor olmalıydı.

……………………

      Burada ilk dikkatimi çeken bu minik göletin güzelliği kadar; etrafında dolanan, inip kalkan kuşların çokluğu ve çeşitliliği oldu. Sanki dünyada ne kadar kuş varsa birer, ikişer bu minik gölete ve civarına gelmişlerdi. Her adım atışta sürülerle inip kalkıyorlar, sevinçle şakıyorlar, oyunlar oynuyorlardı.

      Hemen göletin kenarlarındaki salkım söğütlerin tomurcuklanmaya yüz tutmuş dallarının gölgeleri billur gibi berrak suyun yüzeyinde bir aynadan yansır gibi aksediyor, bu küçük gölete inanılmaz bir güzellik veriyordu.

………………………

      Bütün buraları yeni keşfettiğim bir ülke, ya da yeni okumaya başladığım ilginç bir kitap gibiydi. Her şey ama her şey ilgimi, dikkatimi çekiyor; şimdiye kadar hissetmediğim huzurlu bir zevk duyarak olan bitenleri ilgiyle seyrediyordum.

      Minik denizaltılar gibi suların içinde gezinen, bir şeyler aranan su kaplumbağalarını, salkım söğüt dallarından birine sarılıp güneşlenen su yılanlarını, usta bir patenci gibi su yüzünde kayan su örümceklerini, ya da karşı kıyıda bir görünüp bir kaybolan karabatakları, etrafta uçuşan, oynaşıp şakıyan bin bir renk ve türde kuşları ilgiyle inceliyordum.

………………………

      Bu yürüyüşlerim güneş yükselip, gün ısınıncaya kadar devam ediyordu. Güneşin rahatsız edecek derecede ısıtıp, yakmaya başladığı anlara kadar dere boyunca yürüyor, sonra geri dönüyordum.

      Geri dönüşümse göletten taşan suların bir dere olup akıp gittiği dar ve derin yatak yönüneydi. Bu dar ve derin yatak beş yüz metre kadar devam ediyor; sonra alçalıp zeminle aynı seviyeye geliyor, yayılıp genişliyor, karşı kıyıya geçme imkânı veriyordu. Buraları da genelde olduğu gibi çeşitli ağaçlarla doluydu.

……………………..

      Bu geziler; sırtıma binen, bir yük olarak görüp, hissettiğim bomboş hayatımı doldurup renklendiren, ısıtıp aydınlatan ve yaşama zevki veren hoş meşgalelerdi.

………………………..

      Derenin böyle birden ihtiyarlayıp suyunun kesilmesi, doğal olarak o güzel göletimi de etkiledi. Kenarında bin bir hayale durduğum bu güzel göletin de suyu azaldı, merkeze doğru büzülüp küçüldü. Suyun azalması, ardından göletin büzülüp küçülmesi buraya gelen minik arkadaşlarımın da azalması demekti.

…………………………

      Haziran ayının ortalarına gelmiştik. Ve ben her günkü gibi sabahleyin erkenden çıkıp gitmiş; yılanları, akrepleri dikkat ederek; sokulma, ısırılma tehlikesine göze alarak diğerlerine göre oldukça kısa bir geziden sonra minik göletime gelmiştim. Küçük göletin can damarı kesilince gün güne suyu azalmış, kurumaya yüz tutmuş; içler acısı, pis bir görünüme bürünmüştü. 

…………………………

      İnsanların hayatlarında oluşan, beklenmedik anlarda hayatlarına giren; o an için değer vermediğimiz, önemsemediğimiz, beklemediğimiz minicik olaylar, rastlantılar; bazen o insanın hayat çizgisini tamamen değiştiren, alt üst eden, iyi ya da kötü sonuçlarına etkileyen nedenlere, niçinlere gebe olabiliyor. Kader denilen o değişmez olgunun yapı taşları; o an için bu değersiz, kıymetsiz zannettiğimiz; dikkat bile çekmeyen, hesap edilmeyen, beklenmeyen bu minik olaylar, oluşumlar olmalıdır.

…………………………..

      Anne köpek beni fark etmemiş olmalı ki, en küçük bir tepki göstermemişti. Biraz uzaklaşınca bunda bazı anormallikler, gariplikler olduğunu ayrımsamakta gecikmedim.

      Anne köpeğin; hele, hele yavruları ağlaşan, vızıkla- yan, çenileyen bir anne köpeğin çok dikkatli ve uyanık olması gerekirdi ama o nedense hiç tepki göstermemiş, başını kaldırıp bakmaya bile gerek görmemişti. Beni fark etmemiş olması ise mümkün değildi. Yazdığım gibi neredeyse kuyruğuna basacak kadar ona yakınlaşmıştım.

………………………..

      Hemen çalı gurubunun önünde boylu boyunca yatıyordu. Boynu olabildiğince uzamıştı. Kahverengi, kısa tüylü, boylu poslu, güzel bir hayvandı. Gerilip kalmış bacakları uzun uzundu ve uçlarında patileri görünüyordu. Diplerinde karalıkları görünen kulakları büyük ve düşük düşüktü. Pembe diliyle ak, sivri dişlerinin göründüğü ağzı yarı açıktı ve oradan pis bir sıvı akmıştı. Hayat nurunun söndüğü güzel gözleri yarı aralıktı ve donuk donuktular. Üzerine iri, yeşil sinekler kümelenmiş, vızıltılarla uçuyorlar, daha çok yarı açık ağzına, gözlerine konuyorlar, hortumlarıyla buldukları usareleri telaş ve açgözlülükle emiyorlardı. Anne köpek yavrularına bakılmadan zehirlenip öldürülmüş, getirilip buraya atılmış olmalıydı. Onu öyle görünce içim sızladı.

…………………………..

      İçimde vicdan azabına benzeyen ağır bir yük vardı. Bu ağır yük ateşten bir bilye gibi içimi yakıyor, bir yerlerimi tırmıklıyor; rahat, huzur vermiyordu. Kendimden, vicdanımdan kaçtığımın farkına varamadan olabildiğince süratle evime geldim. Kapıyı açan eşim yüzüme bakarak biraz endişeli:

      -Yüzün sapsarı. Ne o? Yoksa hasta mısın? Diye sordu.

…………………………

      Öteden beri yazın bu sıcak günlerinde yeni sıkılıp hazırlanmış, içine bir parça buz konulmuş meyve suyunu pek severdim. Bunu çok iyi bilen eşim içinde o pek sevdiğim meyve suyu dolu bardağı bana doğru uzatırken:

      -Buyur! Hava pek sıcak. İçin yanmış, kavrulmuş olmalı dedi.

………………………

      Ben ise bütün bunları aldırmadan, şahit olduğum faciayı görmezlikten gelerek yeni hazırlanmış buz gibi meyve suyumu içip, keyfime bakmak üzereydim.

      Bu düşünceler benzimi bir kat daha sarartmış olmalı ki eşimin bana dönük bakışlarındaki endişeyi bir kat daha çoğalttı.

      Yüzünü bana doğru biraz daha yaklaştırıp daha dikkatli bakarak:

     -Bu gün benzin pek sarı. Sanki kanın çekilmiş gibi. Ya hastasın ya da hasta olmak üzeresin. Haydi! Şu meyve suyunu iç. Sonrada gidip biraz uzan. Belki iyi gelir dedi.

      Bir an içindeki buz gibi meyve suyuyla terlemiş bardağa baktım. Bir güç beni başımı çevirip ak bir mağma gibi yoğun ve sıcak güneş ışıklarıyla kavrulmakta olan dışarıya, dış dünyaya bakmayı zorladı. Bu ara içimdeki o ağır duygu bir parça daha güçlendi, ruhumu ezmeye başladı.

……………………….

      Sanki birileri sivri bir şeyle şiddetle dürtüklemiş gibi yerimden fırlayarak hemen kapıya doğru koştum. Mutfaktan bir parça ekmek kapıp şapkamı almayı unutarak dışarıya fırladım. Bu hareketimle bir an afallayan eşim arkamdan bağırıyordu.

      -Nereye gidiyorsun? Sen aklını mı kaçırdın? Bu sıcakta dışarıya çıkılır mı?

      O kadar telaşlı ve aceleciydim ki başımı çevirmeden:

      -Döndüğümde anlatırım diyebildim.

      Eşim arkamdan bağırıyor fakat ben onu duymuyordum bile.

      -Bari şu meyve suyunu içseydin. Şapkanı da giymedin.

………………………..

      Fark edince de:

      -Allah’ım! Bunların gözleri bile açılmamış demekten kendimi alamadım. Nedense yavruların ekmek yiyemeyecek kadar küçük olacakları hiç aklıma gelmemişti. Eğer yavruları beslemem gerekiyorsa her şeyden önce bir parça süt bulmam gerekiyordu.

……………………….

      Bulunduğum yerden köye ulaşmam için iki tepeyi aşmam, bir miktarda yürümem gerekiyordu. Belediye binası bir bahçenin içinde tek katlı küçük bir binaydı. Bu binaya giden akasyaların benekleyip, gölgelediği serin yolda ilerlerken neredeyse öğle olmak üzereydi.

………………………….

      Başkanın odasına geri dönüp, kapıyı tekrar tıklattım. Bu kere girin deyinceye kadar beklemeye kararlıydım ama yeterince beklediğim halde herhangi bir ses duyamayınca bir kez daha kapıyı açarak kafamı uzattım. Sekreter hanım vakit kaybetmemiş, ben çıkınca yine güzel yüzünü elindeki minik ayna da incelemeye başlamıştı. Fakat bu kez korkup, şaşırmadı.

      -Özür dilerim, tekrar rahatsız ediyorum dedim. Veteriner beyin odası boş. Acaba nerede biliyor musunuz?

      Yüzüme yine şöyle bir baktı. Durumunu değiştirmeye gerek görmeden:

      -Yakınlarda bir yerlerde olmalı dedi. Biraz beklerseniz hemen gelecektir.

…………………………

      Veteriner beni bir kere daha sabırla dinledikten sonra:

      -Anlıyorum beyefendi dedi. Fakat lütfen sizde beni anlamaya çalışın. Başıboş köpekleri üç gün önce toplattık. Şu anda söylediğiniz yere gidecek vasıtamızda yok. Ancak üç gün sonra imkânım olabilir. Size söz veriyorum, üç gün sonra söylediğiniz yavruları aldıracağım diyerek kestirip attı.

      Hemen itiraz ettim.

      -Fakat bu ara yavrular ölecek dedim. Bu şekilde üç gün dayanmaları mümkün değil.

…………………………….

      Önce, ilgililere haber vererek üzerime düşen insanlık görevimi yeterince yerine getirdiğimi düşünerek kendimi avutmaya çalıştım. Fakat… Yavruların hali gözlerimin önünden gitmiyor; ağlaşmalarını, çenilemelerini bütün canlılığıyla içimde duyuyordum. İçimi, vicdanımı bir şeyler tırmıklıyor, rahat vermiyordu. Bu ağır duyguları taşıyamıyordum.

……………………….

      Elimde biberon ve bir şişe sütle yavruların bulunduğu yere doğru yola çıkarken öğle olmuş, bir parçada geçmişti. Güneş tam başımın üzerindeydi. Sanki bir parça daha yaklaşmış, bütün gücüyle ışıklarını ve sıcaklığını üzerime odaklamış; üzerime, üzerime gönderiyordu. Bir bakıma ortalık kaynıyordu. Tüten, buğulanan kocaman bir denizde yüzüyor gibiydim. Sisleri, buğuları yara, yara, bir saydam alevler denizinde ilerliyordum.

………………………

      Eğer yavrularla uzun süreli ilgileneceksem bulundukları yer bu işe hiçte uygun değildi. Bunun bir kaç nedeni vardı.

      Her şeyden önce bulundukları yer çöplüğe biraz fazla yakındı. Çöplüğün burun direklerini kıran o ağır kokusu rüzgâr estikçe bulunduğum yere kadar geliyordu.

      İkinci ve en az birincisi kadar önemli neden ise yavrulara verebileceğim temiz su kaynağının biraz daha ilerde olmasıydı. Göletten akıp gelen dere bulunduğumuz yerde iyice cılızlaşmıştı. Yatağı genişlemiş, derinliği azalmış, bataklığa benzeyen pis bir görünüm almıştı. Ayrıca suyu leş gibi kokuyordu.

……………………………..

      Yavrulara gerektiği gibi yardım edebilmem için her şeyden önce durumlarını görüp, öğrenmem gerekiyordu. Ayrıca hepsine bir anda yardım etmemde mümkün değildi. İçlerinde yardıma en çok ihtiyaç duyandan başlamam en doğru ve akılcı yol olacaktı.

…………………………..

      Allah’ım! Avuçlarımı ancak dolduran bu titrek, sıcacık bedenli; yumuk, yumuk gözlü, düşük kara kulaklı, küçücük kara burunları nemli, yumuşacık kahverengi kadife kürklü, gövdelerine çekili ayaklarının uçlarında pembe patileri görünen, sıçan kuyruklu bu yaratıklar ne kadar şirin, ne kadar güzeldiler.

…………………………….

      Yavruları tek, tek avuçlarıma alıyor, biberona koyduğum sütü yaklaştırıyor; ağızlarından taşıra, taşıra, minik yüzlerinin her yanını süte bulayarak iştahla içiyorlardı.

      Sütün kokusunu almış olmalılar ki diğer yavruların ağlaşmaları, çenilemeleri, vızıldamaları daha çoğalmıştı. Sabırsız bir şekilde bulunduğum yere doğru koşuşmaya çalışıyorlar, minik başlarını sağa sola sallayarak kendilerini hayata bağlayacak sıvıyı bulmaya çabalıyorlardı.

………………………….

      Evimi gidebilmem için anne köpeğin bulunduğu yere yakın bir yerden geçmem gerekiyordu. Bu yere geldiğimde anne köpeği bir kere daha bakmaktan kendimi alamadım.

      Boylu boyunca yatıyordu. Gri toprağa yayılmış pembe memeleri daha sarkık, daha pörsük, daha büyük görünüyorlardı. Açık kahverengi postu, iri düşük kulaklarıyla güzel bir hayvan olduğu açıkça belliydi. Pembe dilinin sarktığı, ak dişlerinin göründüğü, pis bir sıvının aktığı yarı açık ağzına üşüşen koyu yeşil sinek sürüleri daha çoğalmışlar, etrafta uçuşuyorlar, vızıldayıp duruyorlardı. Bazı zalimler yavruları olduğuna aldırmadan bu güzel hayvanı zehirleyip, öldürdükten sonra getirip, bu çalı dibine atıvermiş olmalıydılar.

……………………………..

      Anne köpek ölüsünün hemen bir kaç metre kadar ilersinde kalın kökleri açığa çıkmış bir başka çalı grubu daha vardı. Bu çalı grubunun kökleri arasında çok az bir renk farkıyla bir kabartının bulunduğunu son anda ayrımsadım. İlgiyle yanına gidip, baktığımda bunun bir köpek yavrusu olduğunu anlamakta gecikmedim. Bu yedinci yavruydu. Bulunduğu yerle öyle uyumlu duruyordu ki onu daha önce fark edememiştim.

………………………

      Güneş o gün bir parça daha kızgın, haşin ve öfkeli görünüyordu. Sanki bir parça daha yeryüzüne yaklaşmış, buğu tüten bu kocaman kazanı kaynatmaya başlamıştı. Ortalıkta in, cin top oynuyordu. Canlılar sıcağın hışmından korunmak için kendilerini koyu gölgeli, serin yerlere atmış olmalıydılar.

……………………………

      Fakat vicdanımın sesini bir kere daha dinlemem uzun sürmedi. Havanın sıcaklığına, köyün uzaklığına, eşimin muhtemel çekişmelerine, dırdırlarına göze alarak köye giderek süt bulup gelmeyi, minik yavruyu doyurup, belki de hayatını kurtarmaya karar verdim ve olabildiğince süratle köye doğru yollandım.

………………………..

      O saatte süt bulabilmem için bir kaç yere gitmem, uzun, uzun yalvarmam icap etti. Sonunda bir parça daha süt bulmayı başarabildim. Tekrar yavruların yanına geldiğimde ise ikindi yaklaşmıştı.

      Sütü biberona koyarak son bulduğum yavruyu avuçlarıma alıp, beslemeye çalıştım. Zavallı öylesine bitkin görünüyordu ki ağzına döktüğüm sıvıyı içemiyor, büyük bir kısmı dışarı dökülüyordu.

………………………..

      Sonuçta, gerekli tedbirleri almak kaydıyla bu süre içinde yavruların doğal ortamlarında kalmalarının daha uygun, daha sağlıklı, daha doğru olacağına karar verdim. Tabi ki yavruları emin ellerde görünceye kadar da ilgimi esirgemeyecektim.

……………………………

      Biraz kendine gelmiş gibiydi ama diğer kardeşlerine göre daha bitkin ve zayıf görünüyordu. Bu nedenle önce onu beslemekle işe başladım.

      Bir gün önceki yaptığım hatayı yapmak istemediğimden yavruları kutuya koyarken sayıyordum. Yedisini de kutuya koyduktan sonra en son bulduğum yavruyu beslemeye başladım. 

…………………………

      Bu yavrularda diğer canlı yavruları gibi Yaratan’ın lütfettiği bu şirin, çekici güzelliklerden nasiplerini fazlasıyla almışlardı. Yaratılışlarından gelen şirinlikleri öyle güzel ve çekiciydi ki, onları avuçlarıma aldıkça içim gidiyor, ruhumda ürpertiler veren sıcacık duyguların oluşmasına neden oluyordu.

      Onlara karşı duyduğum şüphesiz ki derin bir merhametti. Bu merhametin içine, içten bir sevginin de karıştığını rahatlıkla söyleyebilirdim. Daha sonra, ileri ki günlerde; ilâhi vaadin açıkça gerçekleştiğini, onlara olan  merhamet ve sevgi duygularımın katlanarak geri döndüğünü gözyaşlarıyla görecek, bunu bütün gücü ve yüceliğiyle bizzat yaşayacaktım.

………………………….

      Yavruları avuçlarıma alıyor; bu titrek, kadife tüylü, sıcacık et parçalarını büyük bir ilgi ve sevgiyle bakıp, okşuyordum. Onlarla olan bu temaslarım ruhumda inanılmaz güzellikte, derin ve güçlü bir ferahlığa benzeyen duyguların oluşmasına neden oluyordu.

………………………….

      Bir gün önce yaptığım gibi yine süt alarak olabildiğince süratle yavruların yanına gittim. Yavrular yaptığım derme çatma evlerinden çıkmışlar, sağa sola dağılmışlar; bir önceki gün gibi yiyecek bir şeyler aranıyorlar, çeniliyorlar, vızıklayıp, ağlaşıyorlardı.

…………………………….

      Yavruları emin ellerde görmeden rahat edemeyeceğimi bildiğimden akşama kadar gelecek adamları bekledim, yavruların başından ayrılmadım. Fakat güneş altın bir tabak gibi batı ufkunda batmaya hazırlandığı zamana kadar beklememe rağmen gelen, giden olmadı. Belki de gelişlerini bir gün sonraya ertelemişlerdi.

      O gecede yavruları merak ederek, onlar için endişe duyarak, korku içinde geçirdim. Sabahın körü denecek bir zamanda yavruların yanına koştum.

………………………..

      Fakat güneş batımına yakın bir zamana kadar beklememe rağmen o günde gelen, giden olmadı. Veteriner bey yavruları unutmuş olmalıydı. Giderek hatırlatmayı düşündüm. Başkan beyle görüşerek bu meseleyi kökünden halledebilir, yavruların alınmalarını sağlayabilirdim. 

………………………….

      Onun bu ikiyüzlü tutumunu daha önce pek çok kereler görmüştüm ve biliyordum. Bu nedenle onu bir parça riyakâr, ikiyüzlü buluyor, pek güvenemiyordum.

      Muhtemelen bu isteğime de hayır demeyecek; sağa, sola emirler yağdırıyormuş gibi görünecek, yavruların aldırılmasını sağlayacak, artık emin ellerde olduklarını, onlar için merak etmememi söyleyecekti. Ama.. Ama; bana göre, yedi yavrunun hayatı söz konusu olduğunda böyle bir konu ihmal edilmeyecek, şansa bırakılmayacak kadar önemliydi. Yine bana göre; başkan beyin bu ikiyüzlü, güven vermeyen kişiliğine bel bağlamam, buna güvenerek yavruların hayatını riske atmam söz konusu bile olamazdı. Onlar için endişe duyuyor, onlar için titizleniyordum. Bu yavrulara sevgim düşüvermişti. Bu duygum sadece bir acıma duygusundan daha öte, daha içten, daha karmaşıktı. Onları seviyordum. Onlara en küçük bir zararın gelmesini istemiyordum.

…………………………….

      Annelerini zehirleyip öldürdükten sonra; yeni doğmuş, gözleri bile açılmamış yavruları ıssız bir yere atıp gidenlerde böyle sorumsuz, vicdansız kişiler değil miydi?

       Eğer alıp götürseler bile, yine de yavrular için endişe edip duracaktım. Sonuçta, bu konuda yapacağım ısrarın yavruların zararına olabileceği kanısına vardım. Bu nedenle belediyeye kadar giderek yavrular konusunu hatırlatmadım. Gelirlerse yavruları verecektim. Gelmezlerse; yavrular büyüyüp, başlarının çaresine bakacakları döneme kadar onları besleyip, koruyacaktım. Büyük ihtimalle de gelmeyeceklerdi.

………………………

      O an için en önemli konu yavruların emniyeti ve beslenmesiydi. Beslenme konusunu aşağı yukarı çözmüştüm. Her gün köye kadar gidecek, yeterli süt alarak buraya gelip, yavruları besleyecektim.

     Emniyetleri konusuna gelince işler çatallaşıyordu. Burada hiçte emniyette olmadıklarını biliyordum. Onları evime alıp götürme konusunu ise daha önce enine, boyuna düşünmüş; yavruların burada, doğal ortamlarında kalmalarının onlar için daha iyi olacağı kararını vermiştim.

……………………….

      Eşim, onları düşündüğümü, onlar için endişe edip durduğumu fark ettikçe, buna; insanların ihtiyarladıkça çocuklaştığına, bir bakıma çocukluğuma yoruyor, öz evlatlarımla dahi bu kadar yakından ilgilenmediğimi söyleyip, takılıyordu. Gerçektende yavruları için bir annenin duyduğu sevgiye, sorumluluğa benzeyen; içimi tırmıklayıp duran, rahat vermeyen bir endişe duyuyor, bir bakıma onları özlüyor, merak ediyordum. Tabi ki sabah ilk işim hemen yanlarına koşup gitmek oluyordu. Belki de garip denebilecek bir şekilde bu yavrular; bomboş bulduğum, sırtımda bir yük olarak taşımaya mecbur kaldığım hayatımı dolduruvermişler, soğumuş dünyamı ısıtmışlar, renk ve anlam katmışlardı.

………………………………..

      Evden gelirken yayvan bir tas getirdim. Köyden getirdiğim sütü içine koyup, çağırıncaya kadar etrafımda dört dönüyorlar; sabırsızlanıyorlar, çenileyip vızıklıyorlar, elime ayağıma dolanıyorlardı. Bu yönden onları beslemem de ayrı bir problem oluyordu.

      Süt dolu çanağı önlerine koyduğumda sabırsızlıkla koşuşuyorlar, birbirlerini çiğniyorlar, bu ara kaçınılmaz olarak itişip kakışıyorlar, çanağın içine giriyorlar, ya da düşüyorlardı. Bir kaç kere yayvan çanağı devirip, sütü döktüler. Ben de tekrar süt almak için köye kadar gitmek zorunda kaldım. Bu ara tabi ki bunun tedbirini de düşünmeye çalıştım ve buldum.

……………………………..

      Yavruların dördü erkek, üçü dişiydi. Erkek ya da dişi olmaları beni ilgilendirmiyordu. Onların hepsini seviyor, aralarında ayırım yapmıyordum. Bu yüzden isimlerini de erkek, dişi olduklarına bakmadan, onları bulduğum sıraya göre verdim. İsimleri Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci oldular. En son bulduğum, diğer yavrulara göre daha fazla ilgilenmek, daha fazla zaman ayırmak zorunda kaldığım, biraz garip denebilecek bir şekilde diğerlerine göre daha özel ilgi ve sevgi duyduğum yavrunun ismi ise bu sıraya göre Yedinci’ydi ve dişiydi.

…………………………….

      Yavrular tıpatıp birbirlerine benziyorlardı ama yine de aralarında henüz farkına varamadığım minik ayrıntılar, küçük farklılıkların olduğunu biliyordum. Bu tür farklılıkların olması gayet normaldi. Henüz ayrımsayamadığım bu ayrıntılar yavrular büyüdükçe daha belirginleşecekti. Bir kaç ay sonra birbirlerinden rahatlıkla ayırabileceğimi umuyordum. Bu sayede yavruların iki de bir ismi değişip durmayacak, gerçek anlamda her birinin kendine özel birer adı olacaktı.     

………………………….

      Yavrular etrafımda dört dönüyorlar, koşuşuyorlar, alt alta üst üste boğuşuyorlar, oyunlar oynuyorlardı.

      Yalnız Yedinci onlara, diğer kardeşlerine uymuyordu. Diğer yavrular neşe içinde sağa sola koşuşup, oyunlar oynarlarken o yanıma geliyor, başını kaldırıp yüzüme bakıyordu. Bu bakışlarında öyle bir ifade vardı ki bunun salt bir minnet olduğunu yemin edebilirdim.

………………………..

      O da bu sevgimi karşılık vermek ister gibi zevkle vücudunu geriyor, lastik gibi uzanıyor, sevinçli sesler çıkarıyor, o minnet dolu yumuşacık bakışlarını yüzümde gezdiriyor, minik başını boynuma doğru uzatıyor, sürtüyordu. Sevgiyi bütün saflığıyla algılayan, içine riya katmadan, bulandırmadan geri verebilen bu minik hayvanlara bir bakıma hayrandım.

      Onu sevip, onunla konuşmam diğer haylazlarımın yorulup bir kenara giderek öğle uykusuna yatmalarına kadar devam ediyordu.

……………………………

      Yavrular günbegün büyüyüp serpildiler, ele avuca sığmaz bir hale geldiler. Artık havalarda serinlemeye başlamıştı. Uzaktan uzağa duyduğum koyun çıngırakları da bazı dostlarımın sürülerini gündüzleri de meraya çıkardıklarını gösteriyordu.

…………………………..

      Siteyle tepeler arasında diğer köylere doğru uzanan yeni bir yol açılmıştı. Nadiren de olsa bu yoldan motorlu vasıtalar geçiyordu. Evime gitmek içinde bu yolu uzun müddet takip etmek ve karşıya geçmem gerekiyordu ki bu da yavrular için son derece tehlikeli olabilirdi. Bu nedenle onların benimle evime kadar gelmesini istemiyordum. Beni bırakmak istemeyen; ipekten yumaklar, ya da lastik toplar gibi peşimden koşuşan, paçalarıma atılan bu güzel mahlûklardan kurtulamayınca yola yakın yerlere geldiğimde istemediğim halde onları azarlamak, bir parça sert davranmak zorunda kalıyordum.

……………………………

      Bir yavrunun bu şekilde aniden kaybolması ve onu bulamamam, onlar için sevgi dolu kalbimde bazı endişelerin, bazı korkuların doğmasına, oluşmasına yol açtı. İlk defa o gün yavruları yeterince sahiplenemeyeceğimi, onları yeterince koruyamayacağımı anladım.

      Şüphesiz ki yavrulara yapılacak en büyük iyilik; sevilip bakılacakları, beslenecekleri iyi birer yuva bulmaktı.

……………………………

      Mart başlarında Dördüncü kayboldu. Son günlerde başını alıp gidiyor, bir kaç gün sonra da geri geliyordu. Artık kendini koruyacak, besleyebilecek durumda olduğundan pek endişe etmiyordum. Fakat geri gelmesi gecikince meraklanıp onu aramaya çıktım ve yakınlarımızda bir köyde buldum. Bir kaç erkek arkadaşıyla flört ediyor ve mutlu görünüyordu. Bu yüzden her hangi bir müdahalede bulunmadım. Evimizin kapısı her zaman açıktı ve yolu biliyordu. Ne zaman isterse o zaman gelebilirdi. Fakat Dördüncü geri gelmedi.

……………………………

      Artık ona yiyecek getirmekten vazgeçmiştim. Bunun nedeni üşengeçliğim değildi. Gerçekten samimi ve güçlü bir sevgi duyduğum bu hayvanın bensiz yaşamasına, başının çaresine bakmasını öğrenmesini sağlamak içindi. Belki de zahmetsiz beslenmeye alışması doğal melekelerinin körelmesine neden olacak, bu da ona zarar verecekti.

      Doğa, kurallarını her zaman uygular.

      Benim güzel kızımda büyüyüp, serpilmişti. Bu yüzden etrafımızda bir kaç damat adayı da peyda olmuş, önümüzde arkamızda dolanıp duruyorlardı. Fakat bu konuda endişe etmiyordum. Güzel kızımın bu adaylar arasından; en iyilerinden, en yakışıklılarından bir ya da bir kaçını seçeceğinden emindim.

……………………………

      Haziranın ilk haftalarında bana hoş bir sürpriz bekliyordu. Yine her zaman olduğu gibi Yedinci’nin yanına gitmiştim. Her zaman metrelerce ilerden kokumu alıp, koşarak karşılayan güzel kızım o gün beni karşılamadı. Biraz merak, daha çok endişeyle yaklaştığımda onu kulübenin hemen önünde yatar buldum. Beni görünce başını kaldırıp yalnızca:

      -Hav dedi.

……………………………

      On beş gün sonra yavruların gözleri açıldı. Gözlerinin açılması daha önce olduğu gibi onlara inanılmaz bir hareketlilik getirdi. Bu afacanlar sürüsü oraya buraya koşuyorlar, incecik sesleriyle havlıyorlar; alt alta, üst üste boğuşuyorlar, üzerime tırmanıyorlardı. Ben de onlarla oyunlar oynuyor, onları ne kadar sevdiğimi, ne kadar mutlu olduğumu düşünüyordum.

…………………………..

     Yavrular biraz büyüyünce yanıma alarak gezintilere çıkmaya başladık. Bu, yavruların sağlıklı büyüyebilmeleri ve etrafı tanımaları için şarttı. Bu geziler gün güne uzadı ve havalar iyice ısınıp da, izin vermez duruma gelinceye kadar devam etti. Ve ben hayatımın o en büyük dönüm noktasının, o meşum günün yaklaşmakta olduğundan tabi ki henüz haberim yoktu.

……………………….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                         BÖLÜM-3

 

      On Ağustos günü büyük oğlum telefon ederek; hafta sonunda geleceğini, yanımızda bir hafta kadar kalacağını bildirdi.

      Oğullarım mümkün olduğunca sık ziyaretimize geliyorlar, gelemedikleri zamanlarsa telefonla konuşarak hasret gideriyorduk. Fakat bu gelişleri tek, tekti. İki kardeş, dolaysıyla ailemiz nice zamandır bir araya gelememişti.

      Büyük oğlumun bir haftalığına ziyaretimize gelecek oluşu bizi oldukça sevindirdi. 

      Aynı günün akşamı küçük oğlumda telefonla aradı. Ona; ağabeysinin hafta sonunda geleceğini, bir hafta kalacağını söylediğimde gelmeye heveslendi. O da abisini özlemişti. Görmeyi çok arzu ediyordu. Bunu, ailemizin bir araya gelmesi için kaçırılmayacak iyi bir fırsat olarak görüyordu. Bunun içinde karar vermesi uzun sürmedi.

……………………………

      Çocuklarımın geleceği gün Yedinci ve yavrularının yanında fazla kalmadım. Onları sevip okşadıktan, bir parça oynayıp, oyalandıktan sonra hemen evime döndüm.

      Çocuklarımın gelişi oldukça duygusal oldu. İhtiyarlayıp köhnemiş, soğumuş dünyamızı iki güneş gibi ısıtıp aydınlattılar, yepyeni bir anlam kattılar.

………………………..

      Tabi ki yavrulardan çocuklarımın haberleri vardı. Tıpkı anneleri gibi onlarda bunu; ihtiyar babalarının köhneyip soğumuş, islenip kararmış dünyasını bir parça aydınlatıp, ısıtan, renklendiren bir düşküsü, bir merakı olarak görüyorlar ve anlayışla karşılıyorlardı.

……………………….

      On altı ağustos günü sabahleyin yine erkenden kalkmış, güzel kızımın ve yavrularının yanına koşup, gitmiştim. O gün bir parça daha telaşlıydım. Bunun nedeniyse ne zamandır içimi burkan, beni baskı altında tutan bir ağırlığın, bir sıkıntının, kötü bir önsezinin olmasıydı. Bu sanki gelmekte olan yıkımı, felaketi haber veren bir altıncı histi. Fakat ben o zaman bunu yeterince algılayamıyordum.

…………………………

      Fakat Yedinci ve yavrularını görmem, onları sevip ok- şamam, oyunlar oynamam, bir parça daha fazla yanlarında kalmam bile bu duyguyu gideremedi. Hatta bu duygum biraz daha koyulaşmış, daha da ağırlaşmıştı. Sanki ağılı ve ağır bir şey burgularla içimi oyuyor, eziyordu.

……………………………

      Oğullarım izin alıp odalarına çekildiklerinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Bütün gün yüreğimi ezip duran o ağır ve uğursuz duygu bir parça daha koyulaşmış, daha ağırlaşmıştı. Bu bana rahatsızlık veriyor, tırmıklıyordu ama bütün bunları yaşadığımız sıkıntılı havaya veriyor, nedeni bu zannediyordum.

…………………………..

      Hava sıcak, bungun ve yapış yapıştı. Sanki içimdeki o garip duyguyu besleyip büyütüyor, bana rahat verdirmiyordu. Bu yüzden bir türlü uyuyamıyor, sağa sola dönüp duruyordum.

      Ne yaparsam yapayım uyuyamayacağımı anlayınca bir parça temiz hava almanın iyi geleceğini düşünerek tekrar balkona çıktım.

………………………….

      Gecenin kendine özgü sessizliği görünmez bir tül gibi her yanı sarmıştı. Tam manasıyla çıt çıkmıyordu. Sanki gelmekte olan felakete gebe olan uğursuzluk bu sessizliğin içinde pusuya yatmıştı.

………………………….

      Bulunduğum yerden sağa sola uçuşan, gecenin loş karanlığında bir görünüp bir kaybolan, bir şeyler anlatmaya çalışan bu hayvanları rahatlıkla görebiliyordum. Fakat bizler ne yazık ki; zekâmıza, üstün meziyetlerimize rağmen bu mesajlarını algılayamıyor, anlayamıyorduk.

      Bir bardak su içmek için mutfağa giderken o meşum an gelip çattı.

…………………………..

      Önce mutfağımızdaki dolaplarda ne kadar bardak, çanak, tabak varsa şangırtılarla döküldü. Bu şangırtılara kırılan, patlayan cam sesleri takip etti. Beş, on saniye sonra bu şangırtılara, patlamalara;belinlemiş, panik halinde oraya buraya koşuşan insanların çığlıkları, feryatları karıştı.

      Elektriklerde kesilmişti ve her yer zifiri karanlıktı. El yordamıyla oralarda bir yerlere tutunmaya çalışıyordum. Yukardan parça parça sıvalar, tozlar üzerime dökülüyordu.

……………………….

      Boşlukta uçuşum fazla uzun sürmedi. Yüzüme, başıma, bütün bedenime inen şiddetli yumruklara, şamarlara benzeyen bu darbeler, yaldızlı çakıntılar halinde hissettiğim bombalar gibi beynimde patladı. Bütün dünyam tuzla buz oldu, bilincimi yitirip koyu bir karanlığın içine düşüverdim.

………………………..

      Bu zift gibi yapış, yapış koyu karanlık içinde bulunduğum yeri anlamaya, irdelemeye çalıştım ama hiç bir şey göremiyordum. Gözlerin karanlığa alışma melekesi burada imdadıma yetişti. Güçlükle de olsa etrafımı saran karartıların şekillerini, biçimlerini ayırt edebilir bir duruma geldiğimde; üzerime devrilen bir kolanla zemin arasında sıkışıp kaldığımı, sadece başımın dışarıda olduğunu, nefes almamı engelleyen o müthiş baskının üzerimdeki yükten kaynaklandığını anlamam için epey bir zaman geçti.

………………………….

      Derinliklerden çocuk ağlamaları, yalvaran, imdat isteyen kadın, erkek sesleri, iniltiler geliyordu. İçimizi buz gibi ürpertiler veren, kanlarımızı donduran bir dehşet ortamı içindeydik. Elimden bir şey gelmemenin; bu ağlamalara, yalvarmalara koşamamanın o derin acizliğini, bunun şiddetini, üzerimdeki ağırlığını ilk defa bu anlarda bütün gücüyle hissettim. Ortam, insanların yalnız kendi nefislerini düşüneceği, her koyunun kendi bacağından asılacağı o mahşer gününe benziyordu.

………………………

      Bu sesleri duyunca bütün enkazdakiler koro halinde bağrışmaya, yalvarmaya, imdat istemeye başlıyorduk. Fakat içerde olduğu gibi dışarıda da tam bir can pazarı yaşanıyor olmalı ki; bu yalvarmalarımıza, imdat çağrılarımıza cevap veren olmuyordu.

………………………

      Derinliklerden gelen çocuk ağlamaları, yardım isteyen, yalvaran insan sesleri devam ediyordu ama bir parça gücünü kaybetmiş, çeşidi azalmıştı.

      Bir an önce kurtulmaya yönelik sabırsızlığımız zaman algılamamızı değiştirmişti. Bir kaç dakika asırlar kadar uzun ve ağır geliyordu. Zaman, sırtımızda taşımaya mecbur kaldığımız kocaman bir değirmentaşı, ya da iteleyerek, gayretlerimizle yürütmek, döndürmek zorunda olduğumuz devasa bir volandı.

…………………………

      Çocuklarım kurtulmayı başarmış olsalardı muhakkak ki bizleri kurtarmak için canla başla koşacaklardı. Halbuki onların seslerini dahi duyamamıştım. Bu da; kurtulamadıklarının, bizler gibi bu enkaz yığının bir yerlerinde olduklarının en büyük delillerinden birisiydi. Yavrularının bu enkaz yığının altında kaldıklarını, kurtulamadıklarını, belki de öldüklerin söylemek.. Allah’ım… Bunu bir anneye söylemek ne kadar müşkül, ne kadar zordu.

………………………………

      Önceleri üzülmeyeyim diye durumunun iyi olduğunu, merak etmememi ısrarla söyleyip durdu. Ben de ona aynı şeyi söylüyor, gerçeği gizliyor, üzülmesini istemiyordum. Sonra.. Gerçeği daha fazla gizlemesinin bir anlamının kalmadığını anlamış olmalı ki; rahat nefes alamadığından, durumunun çok kötü olduğundan bahsetmeye başladı. Bu sözlerin bir veda anlamına geldiğini biliyordum. Sonra.. Cevap vermekte güçlük çekmeye başladı. Bulunduğum yerin bir fırın gibi ısınmaya başlamasına az bir zaman kala defalarca çağrıma rağmen cevap veremez oldu.

…………………………

      Önce çocuk ağlamaları yavaş, yavaş azaldı, sonunda kesildi. Daha sonra insancıkların yardım isteyen yalvarmaları ne olduğu anlaşılamayan boğuk iniltilere dönüştü. İçimizde minik bir ümit olduğu halde beklemekten, beklemekten, zamanın bu ağır çarkının, ya da o ağır değirmentaşının birilerimizi ezip dağıtarak bildiğince dönmesini beklemekten ve kaderimizi yaşamaktan başka yapabileceğimiz hiç bir şey yoktu.

………………………..

      Bu kabrimi aydınlatan minik güneşler tamamen batıp da ortadan kaybolunca bulunduğum yer göz gözü görmeyen, koyu ve ağır bir karanlığa gömüldü. Bu karanlık, içimi kasıp kavuran korku yangınını körüklüyor, yalnızlık duygumu daha da güçlendiriyor, daha da koyulaştırıyordu.

………………………….

      Tek, tek isimlerini sesleniyor, cevap vermelerini istiyordum. Birbirimize yardımcı olmaktan acizdik ama